CaDy's profileBIR CaDy VARDI CANI SIKI...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
|
June 11 CANAKKALEDEN KESITLER(AZMAN DEDE)AZMAN DEDE (CANAKKALEDEN KESITLER) Azman Dede Balikesir' de son gomdugumuz Canakkale gazisi, Ivrindi'nin Mallica koyunden 104 yasinda idi. Gencliginde iki metreyi askin boyu,dev gorunumuyle insan azmani sayilmis herkes ona azman demeye baslamis, soyadi kanunu cikinca da Azman soyadini almisti. Esas ismi adeta unutulmustu. Yillar once bir yerel arastirma sirasinda Mallica koyu kahvesinde kendisiyle gorustum. Kulaklari agir isitiyordu. Koylulerden biri yardimci oldu. Benim sorduklarimi kulagina bagira bagira soyledi. Onun sesine aliskin oldugundan anladi. Sorduklari mi cevapladi . Soz Canakkale`ye geldiginde o koca ihtiyar sarsila sarsila, hickiriklar icinde aglamaya basladi.
Kendi zor duydugu icin kan canagina donen gozleriyle bize de duyurmak icin bagira bagira anlatmaya basladi : "Bir hucum sirasinda boluk erimisti. Yuzbasi telefonla takviye istedi. Gece yarisi siperleri takviye icin istedigimiz askerler geldi. Hepsi askere alinmis gencecik insanlardi. Ama iclerinde daha cocuk denecek yasta uc-dort asker vardi ki hemen dikkatimizi cekti. Bolugu duzene soktum. Yuzbasi gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlikta el yordamiyla ustlerini baslarini duzeltiyor, sabah yapilacak olan sungu hucumuna hazirliyordu. Sira o cocuklara geldiginde, o civil civil sarki soyleyerek gelen cocuklar birden caki gibi oldular. Yuzbasi sordu; "Yavrum siz kimsiniz?",iclerinden biri; "Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz Vatan icin olmeye geldik!.." diye cevap verdi.
Gonlum akiverdi o cocuklara. Bu savas icin cok kucuktuler. Daha sungu tutmasini bile bilmiyorlardi. Onlarla ilgilendim. "Mermi boyle basilir. Tufek soyle tutulur. Sungu boyle takilir. Dusmana soyle saldirilir!.." diye. Onlari karsima alip bir bir gosterdim. Siperlerin arkasinda ay isiginda sabaha kadar talim yaptik. Gun isimadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalik hafif aydinlanir gibi olunca hep yaptiklari gibi dusman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya basladilar. Yer gok top sesleriyle inliyordu. Her mermi dustugunde minare gibi alevler yukseliyor bir gun once olenlerin kol, bacak, el, ayak gibi parcalari havaya kalkan toprakla siperlere dusuyordu. Mermiler uzerimizden islik calarak geciyordu. Siperler toz duman icinde kalmisti. Bir ara yuzbasi "Azman yandik!.." diye siperin kosesini isaret etti.
O sarki soyleyerek sipere gelen, sanki cicek toplarmis gibi neseli olan o cocuklar siperin bir kosesinde sanki bir yumak gibi birbirine sarilmis tir tir titriyorlardi. Cocuklar harbin gercegi ile ilk defa karsilasiyorlardi. Urkmuslerdi. Yuzbasi yandik demekte hakliydi. Muharebede bir urkuntu panik meydana getirebilirdi. Tam onlara dogru yaklasirken iclerinden biri avaz avaz bir mars soylemeye basladi!
Annem beni yetistirdi bu yerlere yolladi
Al sancagi teslim etti Allah'a ismarladi Bos oturma calis dedi hizmet eyle vatana Sutum sana helal olmaz saldirmazsan dusmana. Baktim hemen biraz sonra ona bir arkadasi daha katildi. Biraz sonra biri daha... Mars bitiyor yeniden basliyorlar. Bitiyor bir daha soyluyorlar. Avaz avaz!.. Gozleri cakmak cakmak... Hucum ani geldiginde hepsi sungu takmis, tufeklerine simsIki sarilmis, gozleri yuvalarindan firlamis disler kenetlenmis bekliyorlardi . O an geldi. Birden yuzbasi "Hucum!.."diye bagirdi. Butun boluk, butun tabur, butun alay cephenin her yerinden firladik. Iste tam o anda, tam o anda, o cocuklar kurulmus gibi siperlerden firlayiverdiler. Iste o an. Tam o an bir makineli yavrulari biciverdi. Hepsi sipere geri dustuler. Kucagima dokuluverdiler. Onlarin o gul gibi yuzleri gozumun onunden gitmiyor. Hic gitmiyor!..
Iste ben ona agliyorum, o cocuklara agliyorum!.."
Azman dede agliyordu.
Ben agliyordum.
Kahvede kim varsa agliyordu.
Kahveci gozyaslari icinde bize cay getirdi. Egildi;
C. Bayar Universitesi Ogrenci Konseyi'nin hazirladigi Canakkale adli kitapciktan May 14 İlİLİM NE,BİLİM NE?İlim Ne, Bilim Ne?
İLİM KELİMESİ Arapçadan girmiş dilimize... Kuran dilinden olan her terime düşman bir kafa, ilim kelimesini de öldürmek istedi, yerine bilimi koydu... İlim, dini, imanı, Allah'ı hatırlatır... Allah'ın "Alîm" isminden kaynaklanır... Din ilmi, fen ilmi gibi ayırımlar yapaydır... İnsanın, bütünü kucaklayamayışından dolayı, iki ana bölüme ayrılmış, her bölüm de kendi içinde bölümlenmiş...
Evet, ilim bir bütündür. Nitekim Kuran-ı Kerim, hem bilimin konusu olan evrenden, hem de bugün "din ilmi" dediğimiz meselelerden söz ettiği halde, konularını iki ayrı ilmin isimleri altında toplamamıştır. Ancak, bu ayırımı bir kötü niyet ürünü olarak ısrarla yapan, bilimle din arasında hiçbir ilgi yokmuş gibi davrananlar da var. Bilim adına evreni sahiplenip inananları, imanı madde dünyasının dışına sürgün etmeye çalışan bir tutum bu. Onlara şunu söylüyorum: "Görünür ya da görünmez bütün varlıklar Allah'ın eserleridir. Bilim adına incelediğin şu görünen dünyaya da Allah hükmeder. Senin, yanlış olarak 'doğa yasaları' dediğin şeyler, aslında, Onun evrendeki kanunlarıdır. Sen, yeni bir yasa koymuyor, sadece yürürlükteki yasaları görüp, onlara isimler veriyorsun." ... Ortada kabul edilmiş bir "durum" var, ilimler, "fen ilmi, din ilmi" diye ikiye ayrılmış. Bu ayrılık yapay da olsa, ne demek istediğimizi anlatabilmek için, bu ayırımı ben de göz ardı edemiyorum. Maddi bilimler şu dünya fabrikasının nasıl çalıştığını açıklar. Din ilimleri ise, kim tarafından, niçin kurulduğunun yanıtını verir. "Niçin?" sorusu karşısında bilim dilsizdir. Ancak bu dış ayrılık, dinin "nasıl" sorusuna cevap vermediği anlamına gelmez. Kuran-ı Kerim, evrenin işleyiş ilkeleri hakkında önemli ip uçları veriyor bize. Ayrıntılara girmeyişi onun bir fen kitabı olmayışından. "Sınav sırrı"na aykırı düşmeyecek biçimde bütün fen ilimlerinin özü bildirilmiş. Her bilimsel gelişmenin, kimi ayetleri daha iyi anlamamıza yardımcı olması da bu sırdan ileri geliyor işte. Bilim konularını inancın gözüyle okumayı öğrenenler, hem nasılın, hem de niçin sorusunun cevabını almakla tam bilgiye ulaşırlar... Yaratıcıyı gerçek anlamda tanımaya başlarlar... İman ilimleri vicdanı aydınlatan ışıktır... Bilim dalları ise, aklı nurlandırır... İkisinin kaynaşmasıyla gerçek ortaya çıkar... Ayrıldılar diyelim... Yalnız bilim okuyanlarda kuşkular meydana gelir... Hileci, aldatıcı olabilir bunlar, elindeki bilgiyi kötü yollarda kullanabilirler... Kullanıyorlar da... Vicdanı iman terazisiyle ayarlanmamış bir adamın elinde bilim yıkıcı bir silaha dönüşür... Sadece din ilmi okuyanlarda ise taassup görülür. Yani körü körüne tutuculuk... April 16 BIR TURK GENCININ ATA'YA HITABESIBIR TURK GENCININ ATA'YA HITABESI Sevgili Atam! Sana bu hitabeyi 33 yasina girmis, Gelecek guzel gunlerden coktan umut kesmis, Temel egitimini tamamlamis, Ve ancak simdilerde seni taniyabilmeye baslayan, Turk istikbalinin evlatlarindan biri olarak yaziyorum. Seni ilk gordugum gunu dun gibi hatirlarim. Ilkokul birdim. Miniciktim. Elimde beslenme cantam, onlugumun cebinde annemin sevgisi, sinifimda bilim ogrenecektim. Karatahtanin dort parmak uzerine ortalanmis cercevenin icinden bana bakiyordun. Bakislarin keskindi. ABC'den sonra ilk ogrendigimdin; Gazi Mustafa Kemal'din. Cocuktum... Bana, bize, tum dunya cocuklarina bayram armagan etmistin. Armaganini, uygun adim sol-sag-sol sol-sag-sol Kutladik... Kacimizin ayagi su toplamisti, kacimiz bayilmistik... Biz bayramlarda aglayan cocuklardik. ( Ne zaman salincakta sallanan fotografini gorsem, gecen 23 Nisan'lara yanarim.) Ortaokul ve lisede hep seni anlattilar bana... Dunyaya ancak yuz yilda bir gelen dahiydin... Sahin bakislarin vardi, hurriyete asIktin... En azili dusmanlarina karsi bile merhametliydin, Ama savas meydanlarinda karsinda kimse duramazdi. Aslandin, kaplandin, kartaldin, panterdin... Ozgur geleceklere acilan pencereydin. Sozun ozu benim sevgili atam; Kodumu oturtan milli egiticiler boyle anlatmislardi. Beni milli bir sekilde egitenler, Failatun, failatun, failatun, failun olcu sistemini, Niagara Selalesi'nin yukseklik ve debisini, Yes, it is a pensil demesini, Deli Ibrahim'in kupesini, Bir bir kafama yerlestirdiler de; Bana senin insan yonunu anlatmadilar. Sigara tiryakisi oldugunu, Raki ictigini, AsIk oldugunu, Evlendigini, Bosandigini, Kim bilir kac geceler Savas meydanlarinda cesetlere bakip,Icin icin agladigini, Ozlemlerini, hasretlerini, Gelecegi kazanmaya dair fikirlerini, Anlatmadilar. Bana, bize, tum dunya genclerine Bayram armagan etmistin. Armaganini, uygun adim sol-sag-sol sol-sag-sol Kutladik... Kacimizin ayagi su toplamisti. Kacimiz kicina yedigi sopa yuzunden altina isemisti. Biz bayramlarda bunalan genclerdik. ( Ne zaman baloda smokinli fotografini gorsem,gecen 19Mayis'lara yanarim.) Bir yandan; Heykellerini diktik, Daga-tasa siluetlerini cizdik, Her kitaba, her yaziya Mutlaka senden alintilar yerlestirdik. Bir yandan; Her isin kolayina kactik, Ticarette kazik attik, Uretim yerine kopyaladik, Bilimadamlari ni sindirdik, Aydinlari yargiladik, Yoktan yere nice vatan hainleri urettik, Coktan yere nice amacsiz gencler yetistirdik. Zeki, cevik ve ayni zamanda duzenciydik. Egitimi siyasete kurban verdik, Ekonomiyi siyasete kurban verdik, Aydinlik olmasi gereken gelecekleri Siyasete kurban verdik. Varligimiz siyasi emellere armagan oldu... Benim biricik Atam; Biz Demokles'in kilicini sapindan degil Keskin yanindan tutmayi marifet bildik. Sozun ozu sevgili Atam Senin ruhunu gidim gidim ictik, Tukettik... Tukettik... Tukettik... Dedemden babama, babamdan bana Politikaci tabiriyle "enkaz devralmis" bulunmaktayiz. Bu gidisle biz, cocuklarimiza devredecek Enkaz bile bulamayacagiz. .. Turk'tuk, dogruyduk, caliskanligimiz supheli; Birinci vazifemiz; Turk istiklalini ve Turk Cumhuriyeti' ni Ilelebet muhafaza ve mudafaa etmek, Ulkumuz; Yukselmek, ileri gitmekti... Uzun bir yoldu... Yorucu ve yipraticiydi... Adidas'larimiz eskidi, McDonalds'ta mola verdik. Belki de "Bir Turk dunyaya bedeldir" deyisini Biz "Her Turk dunyaya bedeldir"anladigimiz icin emanetini, 1 milyon bes yuz seksen bin kat kucultmeyi becerdik... Verdigin en onemli gorev: Bu ahval ve seriat icinde dahi vazifem Turk istiklalini ve cumhuriyetini Ilelebet muhafaza ve mudafaa etmektir, bilirim. Muhtac oldugum kudretin, Sana guvenimde mevcut oldugunu belirtir, ellerinden hasretle operim... April 14 Taşa Şekil Veren AdamTaşa Şekil Veren Adam
Taşla, sanatla uğraşan şimdiki gençlerimizi bilirsiniz. Mermeri bulunca ya heykele çevirirler ya da kendinden geçirirler. Onlara sorsanız dışa vurumcu bir çizgidedirler belki ama, dedelerimiz taşı dikmeye bakar, ya han yaparlar ya da hamama göz kırparlar. Heykelin soğuk yüzüne bir türlü ısınamayan ecdad, bunun için hat, tezhip ve ebrunun yanında mimariye de büyük önem verir. İmparatorluğun önemli isimlerinin, "Be, bi, bü" diyerek başlayan tahsil hayatlarında ne olacakları konusundaki karar mercii diploma notları değil, yıllarca kendilerini takip eden hocaları ve yetenekleridir. Kimsede sonuçtan rahatsız olmaz, bilgisayar okumak isteyen adam muhasebeyle uğraşmaz. Sinan da bunlardan biridir işte. Kayseri'de akranları çelik çomak oynarken; o, taşlarla hayal kurar, üst üste dizdiği irili ufaklı parçacıklarla kısa donlulara hava atar.
Devşirme sistemini bilen bilir, Osmanlı gözüne kestirdiği vatan evlatlarını kürkünün içine alır, Laz, Kürt, Rum, Ermeni demez eğitir, yetiştirir, gözetir, kollar. Ailelerinden koparmaz vatana, millete hayırlı insan olmaları için çırpınır. Ama devşirme sistemi içerisinde kendi vatandaşlarını da unutmaz. Sinan da unutulmayanlardan biridir. Kahramanımız, taşlarla oynarken, ağır abilerin dikkati o cihete kayar ve ailesiyle yapılan görüşmelerden sonra sırtını sıvazlayıp Dersaadet'e gönderirler. Eğitim-öğretim hayatı, tam da kanının deli gibi çağladığı dönemlere denk geldiği için kendini ilk önce asker ocağında bulur, orduyla Çaldıran ovalarından Mısır seferine kadar at sürer. Gittiği her yerde amaç önce düşmanı haklamaktır ama, Sinan boş vakitlerinde ayakta kalan yapıları inceler geçtiği köprüleri not eder. Gel zaman git zaman Sinan'ın içindeki Sinan, mimariye göz kırpamaya başlar. Hele bir sefer sırasında ordu Van Gölü etrafında sıkışınca "Fırsat bu fırsat" der, orduyu karşıya geçirebileceğini sesli düşünür, yemi orta yere atar. İstişare heyeti toplanır, karar verilir. Teklif, Sinan'ın ellerinden öper. Kısa zaman sonra bir de ne görsünler; Van Gölü'nün üzerinde ufak bir donanma bulurlar. Sinan dikkatleri çekmiş, Kanuni de adını bir tarafa not etmiştir. Derken, sıra Karabuğdan seferine gelir. Ordu bu sefer Prut nehri civarında kala kalmıştır. Ordu-yu Hûmayun'un onlarca mimarı, binlerce askeri karşı kıyıya geçirmek için çabalar ama olmaz. İçerideki Sinan tekrar baş gösterir ve dışarıdakini tekrar Sadrazam'ın huzuruna ittirir. Sadrazamımız, "De get tüysüz" diyecektir ama "Dur bakalım, hele bir denesin" der. İzin kopartıldıktan sonra -çok değil 12-13 gün- bir de bakarlarki kuğu gibi bir köprü "Hadi" diye bağırır. Kanuni Sultan Süleyman ise daha önce not ettiği Tüysüz Sinan'ı huzuruna çağırır ve yeni unvanını söyler: "Reis-i Mimaran-i Dergâh-ı Âli" yani Mimarbaşı.
Sinan artık Mimar Sinan'dır. Vakti zamanında taşla konuşurken, şimdi hasbihal etmektedir. Ülkeyi bir uçtan bir uca eserleriyle donatırken, yaptığı eserler hanesine 477 tane şaheser sıkıştırırki, en göze batanlarından Süleymaniye kalfalık eseridir. Hıristiyan dünyasının övünmekle bitiremediği Ayasofya'dan daha yüksek ve kubbesi daha geniş Selimiye'yi de taşa oturtur ve Ayasofya'ya fark atar. Yaptıklarıyla yükselmektedir Mimar Sinan. Bilhassa, yaptığı camiler özellikleriyle parmak ısırtır. Eserlerinin yapılmış olması değil, asırlara meydan okuması hayallerini süsler. Düşlediği gibi de olur.
Duymuşsunuzdur, Süleymaniye Camii'nin 1950'li yıllarda Haliç'e doğru kaydığı tespit edilir. Bunun için taa Japonya'dan uzmanlar gelirler, gerekli çalışmalar yapılır ve tam 18 noktaya destek yapılmasına karar verirler. Başlarlar kazmaya ama ne görsünler toprak altında zaten bir tane destek vardır. İkinci noktaya vururlar kazmayı bir destek de oradan çıkar. Üç-dört-beş derken tam 19 tane destek görürler ve gözlerine inanamazlar. Mimarımız, "Bu da benden olsun" diye yapmamıştır herhalde ama, çekik gözlü dostlarımızı fena faka bastırır. Hele Selimiye için yaptıkları insana küçük dilini yutturur lakin, işin dini boyutu olduğu için her yerde yazılmaz. Bir de akustik konusu vardırki, inceden anlatılsa bir kütüphane dolusu seri ortaya çıkar. Mihrap önündeki konuşmalar avluya taşar. Bu arada denizin ortasına karayla bağlantısı olmayan tek camiyi yine Sinan yapar. Neresi derseniz, Tophane'deki Kılıç Ali Paşa Camii'dir, artık en büyük özelliğinin esamesi okunmaz.
Bir ara ortalardan kaybolan nam-ı diğer Koca Sinan'a Kanuni fena bozulur. Süleymaniye'nin temelleri atıldıktan sonra Sinan'ı gören olmaz. İki sene sonra çıkıp geldiğinde soluğu doğrudan sarayda alır. "Sultanım" der, "Biliyorum bana çok kızgınsınız. Temelleri atalı iki yıl geçti ama artık tamam oldu. Temel iki tane kışı devirdi, iki tane yaz geçti. Taş kendine geldi. Şimdi inşaata başlayabiliriz."
Süleymaniye'nin açılış arefesidir. Kalabalık bir topluluk külliyeyi incelerken, tiz bir çocuk sesi "Bu minare yamuk" diye çığırır. Mimar Sinan'ın da bakışları herkes gibi çocuğa kayar. İşaret eder, yanına çağırır, "İyiki gösterdin" der. Koca minareye halatları attırır, "Çekin" der. Çocuk ne zaman okey verir, o zaman ameleler, ırgatlar rahat bir nefes alır. Her ne kadar kalfalık bir eser olsa da Süleymaniye'nin minaresi falan yamuk değildir. Sırf çocuğun gönlü olsun diye böyle bir iş eder ve insanlıktan da dersler verir. Mimar Sinan'ın kendi yazdığı nüshalardaki ibareler de dikkat çeker. "Mûr-u Nâtuvan" (Güçsüz Karınca) diye başlayan yazılar, "El Fakir Sinan Sermimaran-ı Hassa" imzasıyla sona erer. Biraz daha detaylılarında ise, "Sermimaran-ı hassa müstemend / Bende-i miskin kemine dermend" ( Fakir, aciz, hassa sermimaranı / dertli değersiz miskin bendeleri) diyerek mütevazilikte de zirve yapar.
İstanbul, bir dönem neredeyse sadece Sinan'ın eserleriyle göze çarpar ama, mimari katili Fransız mimar Prost'a kimse dur diyemez; yıkılan eserlerden üzerimize lanet yağar.
Mimar Sinan, inşaat mühendisliği okuyan öğrencilere ders olarak gösterilmektedir. Batılılar, hayranlıklarını gizleyemez, adını biri dünya olmak üzere iki gezegende yaşatmaya bakar, Merkür'deki bir kratere adını verirler. Koca Sinan'ı yedi düvel anlar ama sonradan görme gotiklerimiz, gotik edebiyata sığınıp gotik mimariyi savunurlar. Belki o dönem Fransızların Legion de Haneur nişanı, Osmanlı İmparatorluğu'nda beş paralık kıymet bulmaz, Sinan da göğsüne takmaz ama, o takacağını çoktan takmıştır zaten.
Devşirme dedik ya başta. İmparatorluk, Yavuz Sultan Selim zamanında Anadolu'dan da asker çıkartır. Sinan'ın dedesi neccarlık yapan Doğan Yusuf Ağa'dır. Belki de bu dehaya ilk tohumunu o atar.
1588 senesinde kendi yaptırdığı Süleymaniye Camii'deki kabrine defnolunan Mimar Sinan'ın mezar taşına ise "Geçdi bu demde cihandan pir-i mimaran Sinan " kazınırki, ebcet hesabında vefat tarihi çıkar. İşte bugün o Mimar'ın vefat yıldönümüdür. Övünsek mi azdır yoksa kıymet bilmediğimiz için dövünsek mi?
March 30 Kitap Üzerine İstatistik Bilgiler
Kitap Üzerine İstatistik Bilgiler - Toplam nüfusu sadece 7 milyon olan Azerbaycan'da kitaplar ortalama 100.000 tirajla basılırken, Türkiye'de bu rakam 2000 - 3000 civarında basılmaktadır. - Japonya'da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılıyor. Türkiye'de sadece 23 milyon.
Dünyada Bir Yılda Ders Kitapları Hariç Basılan Kitap Sayısı
Türkiye'de Okuma ve İzleme Oranları TÜRKİYE'DE YILLARA GÖRE KARŞILAŞTIRMA
1996
2001
Kütüphane Sayısı
1.260
1.412
Kitap Sayısı
10.899.127
12.221.392
Okuyucu Sayısı
22.523.449
11.698.602
Kayıtlı Üye Sayısı
1.004.681
254.007
Ödünç Verilen Kitap Sayısı
4.507.508
2.164.324
Satın Alınan Kitap Sayısı
129.450
13.862
Okumak, doğduğu andan itibaren birçok eğitim süreci geçiren insan için en kolay ve en etkili öğrenme yoludur. Sahip oldukları bilgilerin %60’ını bu yolu kullanarak edinen gelişmiş ülke toplumları, günümüzde daha fazla okuma alışkanlığına sahip olmanın sağladığı avantajları her alanda yaşamaktadırlar. Geri kalmış toplumların karşılaştıkları sorunların bir çoğunun kaynağında ise eğitimsizlik yer almaktadır. Bu toplumlarda kişiler, okuyarak geçirebilecekleri zamanları çoğunlukla yararsız uğraşılarla geçirmektedirler. Oysa okuma alışkanlığı öncelikle kişilerin kendisi için edinilmesi mutlaka gereken bir alışkanlıktır.
Kitap Okumak Neden Önemlidir? Okuyarak Zaman Kazanmak Doğru Kitap Nasıl Seçilir? Kitap Güzel Bir Hediyedir March 28 BU UNUTULUR MU ? (Ama malesef unuttuk...)>>BU UNUTULUR MU ? (Ama malesef unuttuk...)
>>>>>>>>Birinci Dünya Savaşı'nda Ingilizlere, 150 bin askerimiz esir >>>>düştü. Bu>>>>askerlerden bir kismi da Mısır'ın Iskenderiye şehri yakınlarında >>>>bulunan>>>>Seydibeşir Usare Kampı'na hapsedildi.
Kampın tam adı, 'Seydibesir >>>>Kuveysna>>>>Osmanli Useray-i Harbiye Kampı' idi. Bu kampta, 1918'de Filistin >>>>cephesinde>>>>esir düşen 16. Tumen'in 48. Alayı'na baglı Osmanlı askerleri >>>>tutuluyordu.>>>>>>>>12Haziran 1920'ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, >>>>eziyet, agır>>>>hakaret ve aşagılamaya maruz kaldılar.
Bu insanlık dışı >>>>muamelenin nedeni>>>>ise Ermeniler idi...>>>>>>>>Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan, yanlış >>>>çevirileri ve>>>>kışkırtmaları nedeniyle, kamplarin Ingiliz komutanları, azılı >>>>Türk>>>>düşmanı kesilmişlerdi.>>>>>>>>>>>>Savas>>>>bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler >>>>dışındaki>>>>askerleri teslim etmek, Ingilizler'in işine gelmiyordu. Cünkü, >>>>olasi yeni>>>>bir savasta, bu askerlerin yeniden karşılarına cıkabilecekleri, >>>>Ermeniler>>>>tarafından, Ingilizlerin beyinlerine işlenmişti.
Çözüm toplu >>>>katliamdı...>>>>>>>>Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla >>>>dezenfektehavuzları na>>>>sokuldu. Ancak suya normalin cok uzerinde krizol maddesi >>>>katılmıştı.>>>>Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi >>>>nedeniyle>>>>haşlanıyorlardı . Ancak Ingiliz askerleri dipçik darbeleri ile >>>>askerlerimizin>>>>havuzdan çıkmalarina izin vermiyorlardi. Mehmetçikler, bele kadar >>>>gelensuya>>>>başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez Ingilizler havaya ateş >>>>etmeye>>>>başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya >>>> soktular.Ancak>>>>başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Cünkü gözler>>>>yanmıştı...>>>>
Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin >>>>direnişleride fayda>>>>etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu.>>>>>>>>>>>>Bu vahset, 25 Mayis 1921 tarihinde TBMM'de görüşüldü.>>>>>>>>Milletvekilleri Faik ve Şeref beyler bir önerge vererek, Mısır'da >>>>esirlerin>>>>krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör >>>>edildiğini,>>>>bunun faili olan Ingiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin>>>>cezalandırılması icin TBMM'nin teşebbüse geçmesini istediler. >>>>Tabiiki yeni>>>>kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işide >>>>unutuldu>>>>gitti.>>>>>>>>Ama onlar unutmuyorlar. ..>>>>>>>>Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya >>>>kamuoyuna>>>>sunuyorlar. En uzucu olanı da malum birilerinin, bu karalama >>>>kampanyalarına>>>>çanak tutması...
>>>>>>>>ŞEHİTLERİMİZE SAYĞINIZ VARSA 3 dakikanızı almaz bu emaili>>>>>>>>arkadaşlarınıza göndermek.>>>> >>>> ERMENİLER SOYKIRIM YAPILDI DIYE DÜNYAYI AYAĞA KALDIRIYOR >>>>BİZİM>>>>TARİHİMİZDEN>>>> HABERİMİZ YOK.>>>>>>>> __._,_.___ February 27 YIL 15001500´lerde İngiltere Bir dahaki sefer ellerinizi yıkarken suyun sıcaklığı tam istediğiniz gibi değilse eskiden İngiltere’de bu işlerin nasıl yapıldığını düşünün. 1500´lerde İngilterede işler şöyle yapılıyordu: İnsanların çoğu Haziranda evleniyordu Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziranda hala çok kötü kokmuyorlardı . Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu. Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak da bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. Ingilizcedeki banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın? (Don´t throw the baby out with the bath water) deyimi buradan gelmektedir. Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizcedeki kedi-köpek yağıyor (It´s raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir. Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir. Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. Toprak kadar fakir (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır. Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kışın ıslandığı zaman kayganlaşıyordu. Bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı. Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı "thresh hold" (saman tutan; Türkçesi "eşik") idi. Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur. Bazen domuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı . Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı. Birisinin eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı . Buna yağ çiğnemek (chew the fat) adı veriliyordu. Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü. Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı . Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında "tabak ağzı" (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu. Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı. Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu. Bunlar birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor¸ aile etrafına toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna "uyanma" nöbeti deniyordu. Ingiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir "kemik evi"ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı . Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti "graveyard shift" denirdi. Bazıları zil sayesinde kurtulur ("saved by the bell") bazıları da "ölü zilci" (dead ringer) olurdu. Gerçekler bunlar. Kim demiş tarih sıkıcıdır diye. |
|
|