CaDy's profileBIR CaDy VARDI CANI SIKI...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    November 06

    Feraye Zeybegi'nin Hikayesi

     

    Milâs, tarih boyunca iki uygarliga baskentlik etmistir. Ilkin Halikarnassos'tan (Bodrum'dan) once Karya Kralligina; daha sonra da Mentese Beyligine.

    Mentese beylerinden Yakup'un oglu Ilyas, av meraklisi, daglar sevdalisiymis. Silahini omuzladigi gibi, daglara dusermis. O dag senin, bu dag benim. Hani, bizim Mugla'mizin daglari da dagdir ha. Adam, avci olmasa bile ac kalmaz Mugla daglarinda. Mevsimine gore cintar (mantar) toplar, kozde kebap edip yer. Mersindi, cilekti, geyik elmasiydi, haruptu, incirdi; doyurur karnini. Sozun akisini degistirmeyelim; Ilyas Bey'den anlatiyorduk: Bu Ilyas Bey, bir ilkyaz gunu Mugla daglarinda av ardinda kosuyormus. Goktepe dolaylarinda olacak; dunya guzeli bir Yoruk kizina rastgelmis. Bilinir ki; Yorukler yazi yaylada, kisi yazida (ovada) gecirirler. Ilyas Bey; bu becene(issiz) dag basinda bir guzeller guzeliyle karsilasinca sasirmis:

    - In misin, cin misin? diye sormus. Kiz:
    - Ne in'im, ne cin! Sencileyin bir insanim.
    - Peki, ne ariyorsun bu dag basinda?
    - Kuzularimi, oglaklarimi guderim. Ya sen?
    - Ben mi? av avlayip kus kuslardim ki; bugun bahtim karsima seni cikardi. Adin ne senin?
    - Ferayi.
    - Ferayi. Ferayi. Ferayi...
    - Benim Turkmen adimi Beyenmedin yalim "galiba"?
    - Yoo. Cok Beyendim de, Beyendigimden, dusurmem adini dilimden.
    - Ya senin adin ne? Neyin nesi, kimin fesisin?
    - Adim Ilyas. Yakup beyin oglu.
    - Ooo. Beyimizin oglu beyimiz onurlandirmis obamizin kondugu yerleri. Ne mutluluk canimiza. Hadi, cadirimiza buyur da, bir tas ayran sunayim sana. Acsindir, cokelek cikarayim.

    Ilyas Bey, Ferayi'nin sundugu cokelegi bazlamaya sarip yemis, tas tas ayran icmis. Bir yandan da, Ferayi'yle evlenmeyi kafasina koymus, icini acmis:<br>

    - Benle evlenir misin Ferayi?
    - Bunu anam-atamla konusman gerek bey..

    Ilyas Bey donmus Milas'a. Anasina iletmis kararini:

    - Ana can, hep, benim evlenmemi ister durursun degil mi?
    - Hem de nasil! Hayrola, buldun mu yoksa gonlunun sultanini?
    - Buldum ana. Senden dilegim odur ki; dilegimi bey babama acasin.
    - Olur ogul. Kim ki gelinimiz olacak kiz?
    - Goktepe'de oba kurmus Yoruk kizi Ferayi.

    Yakup bey, adamlarindan birkacini yanina alip, varmis, Ferayi'nin obasina. Hos-besten sonra da cikarinis agzinda baklayi:

    - Gelisimiz sundandir ki; diye soze baslamis... "Bahcenizdeki gulu dermeye geldik, sizinle kardeslik olmaya geldik... Oglum bir Beyenmis Ferayi'yi, ben iki beyendim..."

    Bey bu, sozu buyruktur. Ferayi'nin babasi da mirin-kirin etmemis:
    - Civan oglun Ilyas'a kiz vermek, obamiza san verir, demis.

    Dugun hazirliklarina tezelden baslanmasi kararlastirildiktan sonra konuklar daha oturmamislar. Mustuyu Ilyas'a ve halka vermek icin, Milâs'a dogru yola koyulmuslar.

    Onlar obadan uzaklasirken, Ferayi'nin agabeyi Mistik donmus suruyu yaylatmaktan. Neler olup bittigini sormus babasina. Babasi:
    - Obamizin basina devlet kusu kondu ogul! diye girmis soze; "Yakup Beyoglu Ilyas Bey, bacin Ferayi'ye gonul koymus ki; babasi Ferayi'yi istemeye gelmis..."

    Mistik:
    - O Ilyas olacak beyoglu Ferayi'yi nerde gormus? demis ve "Anlasilan Ferayi onunla yavuklanmadan (nisanlanmadan) gorusmus. Ben bunu ar ederim. Ilyas kendine baska kismet arasin" diye eklemis. Nice israr etmislerse de, "nal" demis, "mih" dememis Mistik.

    - Ferayi, bakmis ki baska yol yok; haber salmis Ilyas Bey'e:
    "- Beni falan gun Kanli Kapuz'un (kanyonun) agzinda bekle. Ben ceyizimi sari mayaya (disi deveye) yukler gelirim. Ordan da kacariz birlikte..." Ilyas Bey, atlamis atina, kavil (bulusma) yerine dogru yola duzulmus. Gelin gorun ki; Mistik sezmis olan biteni. Izlemis Ferayi'yi. Kanli Kapuz'un basinda yakalamis. "Demek Ilyas'la kacacaksin ha?" diyerek, cekmis bicagini, delik-desIk etmis biricik bacisini. Sonra da kendini, kapusun kara derinliklerine atmis. Ilyas bey kavil yerinde, ceyiz yuklu sari mayayi basibos gorunce, yuregi agzina gelmis. Az sonra da Ferayi'nin, al kanlar icindeki olusunu bulmus. Bunun uzerine Ilyas Bey ne yapmis, bilmiyoruz. Bildigimiz bir yey var: Halk usta, bu acili oykuyu turkulestirmis, dunya durdukca cigrilsin; sevenlerin arasina kimse girmesin diye:

    Ferayidir gizin adi Ferayi de yandim aman
    Esmer yarim de aman da Ferayi
    Turkmen de gizi,katarlamis mayayi of yandim aman
    Esmer yarim de aman da mayayi
    Ninni ninna,ninni ninnana,nininih,ninaynam
    Aman da aman Ferayi
    Demirciler demir doger,tuncolur of yandim aman
    Esmer yarim de aman da tuncolur
    Sevip sevip ayrilmasi,gucolur of yandim aman
    Esmer yarim de aman da gucolur


    September 25

    " kişinin aklından geçeni öğrenmek istersen,söylediklerini dinle..."

    Hikâye eski Çin'de geçiyor. Kahramanları Çang, genç karısı Lili, Çang'ın annesi ve eczacı Çeng.

    Çang ile Lili evlenmeden az önce kesin bir koşul koyar. Yaşlı annesi onlarla birlikte oturacaktır. Elbette annesinin bazı kusurlan vardır, ama Çang eşinden bunlara göz yummasını ve ona çok iyi davranmasını ister.

    Evlendikten bir süre sonra kayınvalidesinin her hareketi Lili'ye batmaya başlar. Kadın ev işlerinde ona yardıma kalkışsa, "beni beceriksiz görüyor" diye düşünür. Kadın yardım etmese, "ben yorgunluktan ölüyorum, o oturuyor" diye kızar.

    Günler geçtikçe Lili'nin yaşlı kadına olan öfkesi birikir ve sonunda dönüşsüz gibi görünen bir noktaya gelir.

    Lili'nin en güvendiği kişilerden biri, babasının dostu eczacı Çeng'dir. Lili Çeng amcasına gider, derdini anlatır.

    "Yani" der Çeng, "Sen bu kadından kurtulmak istiyorsun?"

    Lili "Evet, yoksa evliliğim kötüye gidecek."

    Çeng oturur, bazı bitkileri birbirine karıştırır, kaynatır, soğutur, sonunda Lili'ye şişe içinde bir sıvı verir: "Al, her sabah çayına bundan birkaç damla koy, yakında bu sorundan kurtulursun..."

    Lili Çeng'in dediğini yapar, her sabah birkaç damlayı kadının çayına koyar, sonra hareketlerini izlemeye başlar.

    Birkaç gün sonra Lili'nin kafası karışmaya başlamıştır. Bu canlı kadının bir süre sonra kendi elinden çıkan zehirle öleceği düşüncesi yüzünden kendisini kötü hissetmektedir.

    Bu arada yaşlı kadında herhangi bir zayıflama görünmemekte, tam tersine kadın, en canlı haliyle çocukların her işine koşmaktadır.

    Lili yine Çeng'e gider durumu anlatır. Çeng "Herhalde ilaç az geldi" der, "sana bir şişe daha vereceğim, bunu da al, her sabah içirmeye devam et..."

    Lili zehri beklerken sorar: "Ölürken acı çekmez değil mi?"

    Çeng "Ne oldu, neden böyle düşündün?" diye sorar.

    "Yakında öleceğini düşündükçe zaman zaman üzülüyorum" der Lili.

    Sonra Çeng'in verdiği yeni sıvıyla kayınvalideyi öldürme işine devam eder. Bu arada yaşlı kadın giderek daha da canlanmış, daha keyifli, daha sevecen olmuştur.

    Lili bir gün karar verir; bir kadının, böyle canlı neşeli bir kadının kendi elinden ölecek olması kafasını iyice karıştırmıştır.

    Çeng'e koşar: "Düşündüm ki kayınvalidem o kadar kötü bir insan değilmiş, şimdi bana onu kurtaracak bir ilaç vermeni istiyorum..."

    "Gerek yok" der Çeng, "Ben sana zaten kuvvetlendirici, keyif artırıcı bir ilaç vermiştim. Kadın zaten ölmeyecekti..."

    "Neden?" diye sorar Lili.

    "Çünkü sen kötü bir insan değilsin. Sadece kadınla ilgili algılaman yanlıştı. Zamanla bu algılamanın değişeceğini ben biliyordum..."

    "Nereden biliyorsun" diye sordu Lili.

    "Çünkü" dedi Çeng, "Kötü insanlar tahmininden daha azdır, akıllarından kötülük geçen insanların çoğunun da sadece bir algılama sorunu vardır..." 

     
    September 14

    Allah ruhunuza fisildar...

    Genc ve basarili bir yonetici, yeni Jaguar'iyla bir mahalleden hizli bir sekilde geciyordu. Parketmis arabalarin arasindan yola aniden cikabilecek cocuklara dikkat ediyordu. Bir sey gordugunu sanarak yavasladi.
     
    Arabayla caddeden yavasca gecerken hic bir cocuk goremedi fakat, arabasinin kapisina bir tugla atildigini farketti. Aniden arabasini durdurarak tuglanin firlatildigi yere geri dondu.
    Arabadan indi, orada bulunan kucuk bir cocugu tuttu ve onu parketmis bir arabaya dogru iterek bagirmaya basladi; "Bunu neden yaptin? Sen de kimsin, ne yaptiginin farkinda misin?" Iyice sinirlenerek devam etti:
     
    "Bu yeni bir araba! Atmis oldugun bu tugla bana cok pahaliya malolacak. Bunu neden yaptin?" Cocuk yalvararak cevap verdi:
     
    "Lutfen efendim. Cok uzgunum ama baska ne yapabilirdim bilmiyordum. Eger tuglayi firlatmasaydim kimse durmazdi" Parketmis bir arabanin arkasina isaret ederken cocugun gozyaslari cenesine suzuluyordu.
     
    "Kardesim kaldirimin kenarindan yuvarlandi ve tekerlekli sandalyesinden dustu, ben onu kaldiramiyorum. Lutfen onu tekerlekli sandalyesine oturtmam icin bana yardim eder misiniz? Benim icin cok agir."
     
    Bu durumdan son derece duygulanan genc yonetici, bogazinda buyuyen yumruyu zar zor da olsa yutkundu. Yerdeki genci kaldirarak, tekerlekli sandalyeye geri oturttu. Mendiliyle, cizik ve yaralari sildi ve adamin ciddi bir yarasi olup olmadigini kontrol etti.
     
    Kucuk cocuk genc yoneticiye donerek "tesekkur ederim efendim, Allah sizden razi olsun" dedi. Genc yonetici, kucuk cocugun, agabeyini kaldirimdan evine dogru goturmesini izledi. Bulundugu yerden arabasina geri donmesi oldukca uzun surmustu. Uzun ve yavas bir yuruyustu.
     
    Genc yonetici, kapiyi hic tamir ettirmedi. Kapida olusan cokugu, hayatini birisinin kendisine tugla atmasini gerektirecek kadar hizli yasamamasi gerektigini hatirlatmasi icin oylece birakti.
     
    Allah, ruhunuza fisildar ve kalbinize konusur. Bazan, dinleyecek kadar zamaniniz olmadiginda ise, size bir tugla firlatir. Ister fisiltiyi, ister tuglayi dinleyin.
    Tercihi siz yapin...
     
     
    August 30

    Yarim Istanbul'u Mesken Mi Tuttun?

     güz güneşi sarı sarı devriliyordu o ikindi üzeri de uzaklardaki mor dağların ardına. elinde su testisi, köyün çeşme başında, sıraya girmişti. yedi yıl önce beş altı yaşındaki kızlar şimdi varmışlardı on iki , on üçlerine. düğün davulları aynı gün birlikte döğülen hatça'yla zalha'nın üçüncü çocukları koşup oynuyorlardı.

    derin bir iç geçirdi.

    bir çocuğu olsaydı bâri. oğlan değil, kızı. o zaman olsaydı şimdiye yedi yaşında. çeşmeden su getirmese bile, evde aşa muşa el atar, ortalığı toplar, anasına can yoldaşı olurdu. ama istanbul gurbetinde yedi yıldır eylenen eri, istemezdi kız evlât. erkek olmalıydı çocuğu. erkek olmalı babası gibi bilekli, kocaman kocaman elli, ayaklı, kaşı gözü kudretten sürmeli. on yaşına varmadan, çifte çubuğa el atmalıydı. yedi yıldır istanbul gurbetinde eyleşen böyle isterdi oğlunu. babasının soyunu sürdürmeli, köy çocuklarıyla dere kıyısında güleş tutup, kendi akranlarını yere kabak gibi vurmalıydı:
    gene derin bir iç geçirdi.

    yedi yıl, yedi koca yıldır istanbul dedikleri güzeli bol, seyranı renkli istanbul'da ne bekliyor da gelmek bilmiyordu? sakın orda gül yüzlü, bal dudaklı, kara kaş kara gözlü bir güvercin göğsü topukluya... ağlıyası geldi birden. düşünmek istemiyordu bunu. o pençeli, o tuttuğunu koparan, o boylu poslu erkeğinin bir istanbul kızına tutulup ondan dolayı sılasını unuttuğunu öğrense öldürürdü kendini. "vallaha öldürürüm!" dedi içinden sert sert. "günahı, vebali varsa ona. kaba sakal hoca tevatür günah dediydi vaazda. hele böyle bir şey olsun...."

    yanında bir karaltı. kendine gelerek gözlerinin yaşardığına dikkat etti, sildi elinin tersiyle gözlerini.

    resullarin emine anaydı gelen:

    - ne o kınalı kekliğim benim? dedi. öksüzüm, yavrum. ne ağlıyon? telâşlandı:
    - yoook, ağlamıyorum nene...

    gün görmüş, umur sürmüş kırış kırış nene inanmadı:
    - ağlıyon kınalı kekliğim, sürmelim ağlıyon. ben bilmem mi ne diye ağladığını? vefasızın diktiği fidanlar meyveye geldi. onunla gurbete gidenler yedinci sefer dönüyorlar sılaya. o nerde? hani?

    "kınalı keklik" gene derinden bir çekti. güneşin yarı yarıya derildiği mor dağlara baktı. gözlerinden yuvarlananlara dur diyemiyordu gayri. varsın aksınlardı nene'nin dediği gibi, öksüze bu dünyada gülmek yoktu. keten yelekli, burma bıyıklısı istanbul gurbetinde belki de bembeyaz bir istanbul kızıyla unutmuştu sılasını. dili de varmıyordu ama, unutmasa ne diye yedi yıldır dönüp gelmesin? dönüp gelmedi diyelim, insan iki satır bir şeyler de mi yazamazdı? ilk gittiği aylar nasıl yazıyordu? demek unutmuştu? unutmuştu demek ha? hıçkırdı. genç, yaşlı kadınlar, ellerinin kınasıyla çiçeği burnunda kızlar toplandılar başına. sormadılar hiçbir şey. biliyorlardı. sorup da ne diye yüreğini büstübün kaldırsınlar? biri:
    - sus bacım, dedi. sus! bir başkası:
    - gözlerinden döktüğüne yazık!

    sağdan soldan herkes bir şey söylüyordu:
    - el oğlu değil mi? en iyisinin köküne kibrit!
    -vallaha amasyanın bardağı, biri olmazsa biri daha bence..
    - en doğrusu bu ama....
    - dinlemiyor ki!
    - bu gençlik, bu tâzelik...
    - yedi yıl, yedi yıl anam. dile kolay. insan eksik eteğini yedi yıl sılasında unutur mu?

    sıkıldı, bunaldı. ağlamıyordu artık. zaman zaman bu: mâdem erkeği istanbul gurbetinde yedi yıldır unutmuştu onu, o da varsın istidayı boşansın bir güzel, varsındı bir başkasına. elini sallasa ellisi, başını sallasa...

    duramadı karıların arasında. onüçünde bulup yitirdiği, yirmisine vardığı halde bir türlü geri dönemiyeni içinden bir sızı bir geçti. testisini koydu çeşmenin iplik gibi akan suyunun altına. testi dola dursun, gittiyse keyfinden mi gitmişti. istanbul'a? gözü kör olasıca yokluk. düşmanına avuç açtıran yokluk yüzünden, birkaç para kazanıp öküzü ikileştirmek, birkaç dönüm tarla daha alıp babadan kalan bir kaç dönümüne eklemek için. o gece, o gece işte, nasıl yatırmıştı koluna! nasıl okşamıştı saçlarını, neler demişti? istanbul gurbetine gidecek, çok değil yazı orda geçirip, güze, olmazsa kışa koynunda desteyle para, dönecek. o zamana kadar bir de oğlu olmuş olursa, eh gayri, keyfine son olmıyacaktı!.

    başındaki beyat örtüyü çenesinin altında çözüp yeniden bağladı.
    yedi yıl, yedi koca yıl!
    kocasının isteğince bir oğlu olaydı bâri..

    testisinin dolup taşmakta olduğunun farkına bile varmadı: bir oğlu olsa o zamandan bu zamana, altı yaşında mı olurdu? bösböyük, palazlanmış delikanlı. akranlarıyla dere kenarında güleş mi tutardı? babası gibi pençeli olur da akranlarını yere kapak gibi mi vururdu? ekimde tarlaya birlikte mi giderler, hasat vakti düveni birlikte mi sürerlerdi? babasının kokusunu mu taşırdı?
    - kınalı keklik kaldın gene. bak testin doldu, taşıyor!

    kendine geldi. insanoğlunun aklına şaştı. gözleri testisindeydi güya. testisinde olduğu halde, görememişti dolduğunu.

    çekti lülenin altından. güldü acı acı.

    tuttu evinin yolunu. tuttu ya, şimdi de aklından köyün yaşlıları, gençleri kaynaşmağa başlamıştı. her kafadan bir ses:
    - deli anam deli bu!
    - doğru bacım, deli..
    - beni yedi yıldır sılamda unutacak da..
    - ben de hâlâ yolunu bekliyeceğim onu ha?

    sonra kafa kafaya, fısıl fısıl bir konuşma. ah bu konuşma, ah bu konuşmalar... evden içeri girerken, dursunların hacı'yı hâtırladı elinde olmıyarak. ince, kapkara kaşları yıkıldı sinirli sinirli. testiyi bıraktı kapının yanına, geçti pencerenin önünde dayandı duvara sağ omzuyla. odada kimse yoktu, tek başınaydı ya, deminki karılar, kızlar, orta yaşlıların hayalleri doldurmuştu odayı. alev saçan bakışlarıyla sanki topuna haykırdı:
    - dursunların hacı, kara hacı başınızda parçalansın. atın yerine eşeği bağlamıyacağım işte, bağlamıyacağım!

    kara hacı da neydi ki sırma bıyıklı ali'sinin yanında? değil yedi yıl, on yıl dönmese sılasına, onu gene unutamazdı işte!

    güz güneşi çoktaan devrilip gitmişti mor dağların ardına. gece iniyordu köye ağır ağır. loş oda farkına varılmaksızın kararıyor, derinleşiyordu. derken bu yandaki kapkara dağların ardından bakır kızılı kocaman bir ayın tekeri gözüktü. sonra ağır ağır yükseldi göklere, ufaldı, bakır kızılını yitirdi, pırıl pırıl yanmağa, saz örtülü dumanlarıyla kerpiç evleri süslemeğe başladı.

    canı ne yemek istiyordu, ne de su.

    gel desen gelmez miydim? şu güzellerin doldurduğu elmastan kadehleri ben dolduramaz mıydım?

    ali bakıyordu, sadece bakıyordu.

    oysa hem ağlıyor, hem söylüyordu:
    - ketenden yeleğini bile ben dikmedim miydi? benim gibi bir öksüze dünyayı haram etmeğe nasıl kıydın? yiğitliğine yakışır mıydı gurbette beklemek dayanacak özümün tükendiğini anlamadm mı?

    ali susuyor, boyuna susuyordu. taştan ses çıkıyor, ali'den çıkınıyordu. sözlerinin ardını getirdi ağlıya ağlıya:
    - insafsız yedi yıl oldu sen gideli, diktiğin fidanlar meyvaya geldi tekmil. birlikte gittiklerinizin tümü yedişer sefer geldiler sılalarına. buraların güzelleri çoktur ama sana yaramaz. durmadın sözünde ali'm. sözünde durmayana erkek demezler biliyor musun? kavlimizde gidip de dönmemek varmıydı vefasız?

    fakat ali hiç ses vermeden bakmış bakmış, sonra çekip giderken duman olmuştu âdeta. bağırmıştı ardından, bağırmış, bağırmış... fakat ali...

    uyandı. güneş bir mızrak boyu yükselmişti kalktı yaslandığı yerden:
    - hayırdır inşallah, dedi.

    kalktı usulcak, gitti kapıya, örttü, kalın tahta sürgüsünü itti. ne olur ne olmazdı. kara, kuru hacı kötü dadanmıştı çünkü. köy bakkalında kafayı çekip elinde saz, düşüyordu tek gözden ibaret evininin yakınlarına. daha bir günden bir güne ne kapısına dayanıp böyle böyle demiş, ne de çeşmeye giderken, yahut da tarlanın yolunu tek başına tuttuğunda yolunu kesmişti. kesmemiş, lâf da atmamıştı ama, köyün cadı karıları pek yakıştırmışlar onu kara hacı'ya! yedi yıldır istanbul'u mesken tutan vefasızını düşüne düşüne uykuya varıverdi. dünya çoktan silinmiş, ay devrini tamamlayıp elini eteğini çekmişti dünyanın göklerinden.

    devrile kaldığı yerde mışıl mışıl uyuyordu.
    uykusunda düş.
    düşünde istanbul gurbeti. taşı toprağı altındandı istanbul gurbetinin. ali'sini aramağa gitmişti düşünde. bulmuştu da. güzellerin arasındaydı. bir kıyıdan bakıyordu. güzellerden biri dizine başını koyup uzanmıştı boylu boyunca. bir başkası gümüş bir kupayla şarap veriyor, daha bir başkası da dudağından öpmeğe uzatıyordu dudaklarını.

    o zaman, o zaman işte, gizlendiği kıyıdan çıkıvermişti. ali şaşırmış, bırakıp güzellerini, koşmuştu yanına. açmıştı ağzını ali'sine, yummuştu gözünü:

    - istanbul'u mesken mi tuttun? bu güzelleri gördün beni unuttun mu? sılasına gelmeğe yemin mi ettin yoksa?
    August 25

    Köpek balığın var mı...?

     

    Japon Balıkları 

    ve  

    Felsefesi  
     
     
     
     

    Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir.  

    Fakat Japonya sahillerinde bol balık bulmak mümkün olmamaktadır. 

    Balıkçılar, Japon nüfusu doyurabilmek için daha büyük tekneler yaptırıp daha uzaklara açılabilmişlerdir. 

    Balık için uzaklara gidildikçe, geri dönmesi de daha çok vakit alır olmuştur. 

    Dönüş bir-iki günden daha uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktadır. 
     
     
     
     

    Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir.  

    Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurmuşlardır. 

    Böylece istedikleri kadar uzağa gidip, tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabileceklerdi. 
     
     
     
     

    Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyordu. 

    Ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı.  

    Balıkçılar bu defa teknelerine balık akvaryumları yaptırdılar.  

    Balıklar içeride biraz fazla sıkışacaklardı, hatta, birbirlerine çarpa çarpa birazda aptallaşacaklardı, ama yine de canlı kalabileceklerdi.  

    Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzet farkını anlayabiliyorlardı. 

    Hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri hareketli taze balığa göre lezzeti yine de etkilenmişti. 
     
     
     
     

    Balıkçılar nasıl olacakta Japonya'ya taze lezzetli balığı getirebileceklerdi? 

    Siz olsaydınız ne yapardınız ? 

    Hedeflerinize ulaşır ulaşmaz, mesela mükemmel bir eş buldunuz veya çok başarılı bir firmaya girdiniz, borçları ödediniz v.s. 

    Heyecanınız kaybolmaya başlamaz mı? Aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rahatlamaz mısınız? 
     

    Lotoda büyük ikramiyeyi kazananlar parayı savurmaya başlamaz mı? 
     
     
     
     
     

    Japonların taze balık probleminde olduğu gibi çözüm aslında basittir. 

    1950’lerde L.Ron Hubbart’ın gözlemlediği üzere: İnsanoğlu ancak hırs iddiası içinde bulunursa anormal çabalar sarfeder.  

    Ne kadar akıllı, uzman, inatçı iseniz iyi bir problemle uğraşmaktan o kadar zevk alırsınız.  

    Problem sizi ne kadar zorluyorsa ve siz onu adım adım 
    çözebiliyorsanız bundan da o derece mutluluk duyarsınız, heyecan duyarsınız ve enerji dolu, canlı, ayakta kalırsınız.
     
     
     
     
     

    Japonlarda balıkları yine teknelerindeki akvaryumlarda tuttular,

    ancak içine küçük bir de köpekbalığı attılar. 

    Bir miktar balık köpekbalığı tarafından yutulmuştu, ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmişlerdi. 

    Buradan da görüleceği üzere problemlerden, uzaklaşmaktansa içine atlamak, boğuşmak ve onları yenmek gerekir.  

    Problemimiz çok ve çeşitli olabilir.  

    Ümitsiz olmayın.  

    Onları tanıyın, organize edin, kararlı olun, daha çok bilgi ve yardım desteği ile onlarla savaşın.  

    Beyninize bir köpekbalığı atın ve nelere ulaşabileceğinizi o zaman görün... 

    August 19

    Bazen Sagır olmak Lazım:-)

    Tarihin bir yerinde, canli varliklara kazanma hirsi asilandigi bir vakitte, kaplumbagalar arasinda bir yaris tertiplenmis. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çikmakmis.
    Vakti gelince, bir sürü kaplumbaga arkadaslarini seyretmek için yaris yapilacak bölgeye toplanmislar. Ve yaris baslamis.
    Seyircilerden hiçbiri arkadaslarinin kulenin tepesine çikabilecegine inanmiyormus. Kimileri bu inançlarini yüksek sesle dile getirmekten kaçinmiyorlarmis. Öyle ki, yarismacilarin bazilari ".....Zavallilar! Hiçbir zaman basaramayacaklar! " seslerini dahi isitebiliyormus.
    Yarismaya katilan kaplumbagalar kulenin tepesine ulasamayinca teker teker yarisi birakmaya baslamislar. ITçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yilmaz bir gayretle kuleye tirmanmaya çalisiyormus.
    Seyircilerin sesleri yükselmeye baslamis; giderek bagiranlarin sesleri yaris alaninda yankilanir olmus: "...Zavallilar! Hiçbir zaman basaramayacaklar! "
    Sonunda, bir tanesi hariç, diger kaplumbagalarin tümü ümitlerini, gayretlerini yitirmis ve yarisi terketmisler.
    Ama yarista yapayalniz kalan son kaplumbaga, büyük bir gayret ile mücadele ederek, kulenin tepesine çikmayi basarmis.
    Diger yarismacilar ve seyirciler, hayret içinde bu isi nasil basardigini ögrenmek istemisler. Bir kaplumbaga ona yaklasmis ve sormus, bu isi nasil basardin diye.
    O anda farkina varmislar ki...
    Kuleye çikan kaplumbaga sagirmis!
    Sagir kaplumbaganin çikilmaz sanilan doruga tirmanmayi basarmasi ile, kaplumbagalar dere tepe demeden yeryüzüne yayilmanin, sabir ve kararlilikla yol almanin ne demek oldugunu ögrenmis ve bunlari gerçeklestirmeye cesaret bulmuslar.
    Olumsuz düsünen insanlari duymayin... Onlar kalbinizdeki ümitleri çalabilirler!
    Duydugunuz ve okudugunuz kelimelerin gücünü düsünün. Bu suretle her zaman pozitif olmaya çalismanin ilk asamasini kaydetmis olursunuz...
    Rüyalarinizi gerçeklestiremeyeceg ini söyleyenlere karsi sagir olmak, size seslenenlere saygisizlik degildir; düşünüze karşi sayginizi korumaniz demektir.
     
    alıntı... 
    August 14

    dört kelebek

     Dort kelebek atesin gercek sirrina ulasmaya karar verirler..Ilk kelebek uzagindan gecip gelir ve soyle der:-Ates aydinlatan bir seydir;Bu da gercegi anlatmak icin eksIktir.Ikinci kelebek atese iyice yaklasip doner ve soyle der:-Ates isitan bir seydir;Bu da gercegi anlatmak icin eksIktir.Ucuncu kelebek atese iyice yaklasir,alevler kanatlarina deger gecer ve dondugunde,-Iste atesin gercek bilgisi der, ates yakici bir seydir;Dorduncu kelebek bununla yetinmez.Atesin cevresinde dolanir,doner,kavrulur ve birden bire atesin icine dalarak bir an parladiktan sonra,alevlerin icinde gorunmez olur...Atesin gercek bilgisini anlayan tek kelebektir o ... Ancak bunu artik digerlerine anlatacak durumda degildir..Anlatmasina da gerek yoktur...Hic kimse atesin ne oldugunu baskasinin anlatmasindan ogrenemez.Atese ancak dokunarak ogrenilir,onun ne oldugu...Hepimiz bu oykudeki dorduncu kelebek olmayi dusluyor ama omrumuzu diger uc kelebek gibi tamamliyoruz...Sadece birkac gun yasadi kelebekler...Omrunce gercek aski bulamayan insana inat,atesin ask oldugunu bilerek,ask icin yanmayi bilerek...
    August 08

    Sedef cicegi. Ders almak gerek......

    Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı...

    Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bıkkın bakışlarını süzüyordu.

    Hakim tok sesiyle, yaşlı kadına: "Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?"

    Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı:

    "Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."

    Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda...

    Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu...

    Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmıs 50 yılın ardından?

    Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı... Kadın neler diyecekti? Herkes, onu dinliyordu.. .

    Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:

    "Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez...

    50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm.

    Yavrumuz olmadı onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş doğmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye...

    İyi gelirmiş derlerdi...

    50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi. Taa ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım...

    Ben, böyle bir adamla 50 yıl geçirdim.

    Hayatımı, umudumu, her şeyimi verdim. Ondan hiçbirşey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."

    Hakim yaşlı adama dönerek:

    "Diyeceğin birşey var mı, baba?" dedi.

    Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi.

    Tane tane konuştu: "Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime'mi de orada tanıdım. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. İlk evlendiğimiz günlerin birinde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm. Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa, boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin dedi.

    Hekimi pek dinlemedi bizim hatun...

    Lafım geçmedi...

    O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yüz tuttu.

    Ben ona: "Gece çiçek sularsan geçer", dedim. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. O sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki..." dedi adam.

    O yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle.

    "Her gece, o yattıktan sonra uyandım. Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez, hakim bey... Geçen gece de... Yaşlılık... Ben de uyanamadım.

    Uyandıramadım. .. Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi.. .

    Suçlandım...Sesimi çıkartamadım..."

    O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu. 



     
    July 14

    kılıcbalıgının hıkayesı

    BALIK AGZI

    Bu bir kilicbaliginin oykusu Yazilmasa da olurdu.. Ama bizi yeni sulara goturecek akinti durdu Uskumrunun arkasindan gidiyorduk Surunun icinde ben de vardim Sirtimda bir zipkin yarasi Mutlu olmasina mutluydum Nedense gitmiyordu kulagimdan Bir turlu o "ag var" sesleri Denizkizi girmis dusunceme Ben iflah olmam Dalyanlari birbirine katmak orkinoslarin harci Dolaninca aga cok gecmeden kuserim Bir cocuk bile ceker sandala beni Bu kadar agir olmasam Beni boyle kosturan yasama sevinci Kanal boyunca bir o yana bir bu yana Siz yok musunuz siz derya kuzulari Kestim kilicimla karanligini dibin Yakamoz icinde biraktim sulari Ah ayaz gecelerde olur ne olursa Sirtimda bir zipkin yarasi Alin beni mor kusakli bir takaya goturun Iri gozlerimde keder Kilicimda huzun Satin beni satin beni Raki icin Halim Sefik Guzelson
    July 09

    NASIPDEN OTESI YOK..

     
    Gencin birisi Kâbe'de hep,
    "Ey dogrularin yardimcisi olan Allahim,
    Ey haramdan sakinanlarin yardimcisi olan Allahim, sana hamdu sena ederim"
    Diye dua eder.
    Bu durum herkesin dikkatini ceker.
    Birisi, (Neden hep ayni duayi yapiyorsun, baska bir sey bilmiyor musun?)
    der.
    O DA anlatir:
    7-8 sene once yine Kâbe'de iken ici altin dolu bir torba buldum.
    Tam 1000 altin vardi. Icimden bir ses (Bu altinlarla, sunlari sunlari
    yaparsin)diyordu.
    Hayir dedim kendi kendime, bu benim degil, baskasinin Mali, kullanmam haram
    olur dedim.
    Bu sirada birisi,
    "soyle bir torba bulan var MI?"
    Diye bagiriyordu.
    Cagirdim onu, nasil bir torbaydi, icinde NE vardi diye sordum.
    Torbayi tarif etti ve icinde 1000 altin vardi dedi.
    Al oyleyse torbani diyerek verdim.
    Adam torbayi acip icinden bana 30 altin Verdi.
    Pazara gittim.
    Temiz yuzlu genc bir esiri overek satiyorlardi.Gencin temizligi dikkatimi
    cekti.
    Yanlarina gittim, bu kole icin NE istiyorsunuz dedim. 30 altin dediler.
    Adamdan aldigim
    30 altini verip genci satin aldim.Bir iki yil gecti.
    Genc cok caliskan, cok edepli idi. Onu aldigima cok memnun olmustum.
    Bir gun onunla giderken karsidan iki uc kisi geliyordu.
    Genc bana dedi ki,
    -Efendim, ben Fas emirinin ogluyum. Bu gelenler babamin adamlari.
    Beni buldular. Senden beni satin almak isterler. Sen iyi bir insansin,
    onlara 30
    Bin altindan asagiya satma) dedi.O kisiler yanima geldi, bu esiri bize
    satar misin
    dediler.
    Satarim dedim. 60 altin verelim dediler.
    Olmaz dedim. Iyi AMA sen bunu 30 altina almadin MI? Biz sana iki mislini
    veriyoruz dediler.
    Oyleyse gidin pazardan alin dedim.
    Artira artira 20 bin altina kadar
    ciktilar. 30 binden asagi olmaz dedim.
    Caresiz Kabul ettiler. Altinlari verip, genci alip gittiler.
    Ben o 30 bin altinla isyerleri actim, ticaret yaptim, daha cok zengin
    oldum.
    Bir gun bana arkadaslar, "cok zengin bir ailenin iyi bir kizi var.
    Babasi yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim" dediler. Ben de "olur"
    dedim.
    Nikah kiyildi. Deve yukleri ceyizini getirdiler. Ceyiz arasinda bir torba
    dikkatimi cekti.
    Kiza, "bu nedir" dedim.
    Icinde 970 altin var, babam Kâbe'de bunu kaybetmis, bulan gence 30 unu
    vermis.
    Kalanini DA bana hediye etti, ceyizine koyarsin dedi".
    Demekki buldugum altinlar benim rizkim imis, vermese idim haram yoldan
    gelecekti,
    Simdi helal yoldan yine bana geldi.
    Bana yardim edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan Eden yuce
    Rabbime hamd ederim.
    Aci DA olsa,dogrulari soyleyiniz. ( hadis I serif )
    Takdirden otesi yok...
    Nasipten otesi yok...
     
    July 05

    Bir kartalın hıkayesı

    Bir Kartal Hikayesi

    Bir rivayete göre; dört tavuk bir kartal yuvasına gidip bir yumurta çaldılar.
    Yumurtayı kümese getirdiklerinde, kümeste bulunan diğer tavuklar gördükleri bu yumurtanın çok büyük bir tavuğa ait olduğunu düşündüler.Zaman geçti, yumurtayı getirenler de unuttu,onlar da bu yumurtanın büyük bir tavuğa ait olduğunu inandılar...

    Bir anne bulundu yetim yumurtaya, kuluçka başladı.Kısa bir zaman sonra yumurta kırıldı.İçinden simsiyah kanatlı,ilginç gagalı tuhaf bir tavuk çıktı.... Herkes mutluydu,böylesini ilk defa görmüşlerdi.Anne tavuk, dersler vermeye başladı yavrusuna: "Bak yavrum,yerden bulduğun böceği şöyle ye!Arpayı buğdayı böyle ye!."Anne tavuk her geçen gün yeni şeyler öğretiyordu yavrusuna. Büyük tavuk annesinin her söylediğini yapıyordu. Tehlikelere karşı nasıl davranılacağını da öğretti annesi: "Bak yavrum, eğer kedi buradan gelirse aksi istikamete doğru kaç,şuradan gelirse buraya kaç..."

    Büyük tavuk büyüdükçe güzelleşiyordu.Oldukça uzun kanatları vardı. Ara sıra diğerleri onun kanatlarına bakmak için geliyorlardı...

    Bir gün anne tavuk yavrusuna havadan gelen tehlikelere karşı kendini nasıl savunacağını anlatırken büyük tavuğun gözü,gökyüzünden süzülerek korkunç bir ihtişamla geçiş yapan başka bir canlıya ilişti.

    -Anne bu ne? Dedi büyük tavuk.
    -Ha o mu? O kartal yavrum,kuşların padişahı.
    -Ne de güzel uçuyor!
    -Evet yavrum! Ama sen sakın ona özenme.Asla onun gibi olamazsın!Sen bir tavuksun.Senden önce baban,deden,amcan hepsi ona özendi ama hiç biri onun gibi uçamadı..SEN BİR TAVUKSUN VE BİR TAVUK GİBİ YAŞAMALISIN.

    O günden sonra büyük tavuk,ömrü boyunca arka bahçede kartalın ihtişamlı geçişini izleyip iç çekti...ve her seferinde "keşke bende bir kartal olup uçabilseydim." Dedi.Yine bir gün siyah kanatlı büyük tavuk ihtişamlı kartalı izlerken ölüp gitti...O nu bir tavuk gibi defnettiler; kii hakikatte ölen bir kartaldı..

    "Bir kartal gibi doğup,bir tavuk gibi yaşayan ve kartallara özenip sonunda bir tavuk gibi ölen binlerce kartal var.Yıl 2007, yer DÜNYA..Şu anda kendi gücünün farkına varamayan,milyonlarca hatta milyarlarca insan var yeryüzünde.NE BÜYÜK ACI!!
    July 04

    Huzunlu ASK hıkayesı

    Öyle bir yağmur yağıyordu ki, insanlar kaçışıp duruyorlardı. Yağmur inadına hızlanıyordu. Neredeyse dışarıda kimse kalmamıştı ki bir kız, şemsiyesini açamamıştı bir türlü. Kim bilir kaç dakikadır uğraşıyordu. Bunu gören bir çift göz kendini dışarı attı. "Bırakın lütfen hanımefendi, bir de ben deneyeyim"... Olmadı, o da açamadı. Çocuk şemsiyeyi bir kenara atıp kızın elinden tuttu ve içeriye girmek için koşmaya başladılar. İçeri girdiklerinde hallerine gülüyorlardı. Ve hala elleri ayrılmamıştı. İkisi de birden farkında vardıklarında elektrik çarparcasına bıraktılar ellerini tutuşturmayı. Kıpkırmızı olmuştu ikisi de. Kız yere bakıyor, çocuk ise sağa sola dönüyordu. Biraz zaman geçtikten sonra ikisi aynı anda konuşturlar. Ve sadece "Ben..." diyebildiler. Ardından tekrar gülüştüler. "Ben Ümran", "Ben de Ömer... Ömer Lütfü"... Tabi ki ikisi de memnun olmuşlardı, bu hallerinden de belliydi... Ve yağmur dinmişti. Tekrar başlaması için içlerinden dua ediyor gibiydi gözleri. Başlamadı. Kız eğilip şemsiyesini aldı ve teşekkür etti. Dışarı doğru yöneldi Ümran, bir an yavaşladı ve bir şey duymak için bekler gibi oldu ama "gitme" diyemedi Ömer...

    Ve bir ay geçti. Birbirlerini unutamamışlardı. İkisi de iş arıyordu o günlerde. Büyük bir holding sınırlı sayıda eleman alacaktı. Müracaatlar Pazartesi günü... Pazar günü birbirlerinin rüyalarına girmişlerdi. Pazartesi sabahı buruk bir tebessüm vardı ikisinin de yüzünde. Holdinge önce Ömer girdi, birkaç saniye ardından Ümran. Yüzyüze gelmemişlerdi ve birbirlerinden haberleri de yoktu. İsimler sırasıyla okunuyordu. "Ömer Lütfü SARAL" dediler. Geldi ve gülümseyerek dosyasını açtı. Gülümsemesi birden telaşa dönüştü. Başvuru formu yoktu. Birkaç sıra arkadan ismi duyup gelen Ümran, elindeki kağıdı Ömer'e uzattı ve "Galiba bunu arıyorsunuz. Düşürmüşsünüz..." dedi. Ömer arkasını döndü... Telaşı tekrar gülümsemeye dönüştü. Elini kağıda uzattı ve öylece durup birkaç saniye gözlerini Ümran'dan ayırmadı. Teşekkür edip kağıdı aldı ve arkasını dönüp görevliye uzattı. Ömer'in sırası geçti ve dosyasını toparladı... Gitmeye hazırlanıyordu. Birkaç metre ötedeki Ümran'a gözlerini çevirdi tekrar, giderken. Yavaşladı ve bir şey durmak için bekler gibi oldu ama "gitme" diyemedi Ümran...

    İki hafta geçti. İkisine de aynı mektuptan birer tane geldi. Mektuplarda işe alındıkları yazıyordu. "Acaba o da mı?" diye düşünmeden edemediler. Ertesi gün ikisi de işe başlamıştı... Sürekli birbirleriyle karşılaşıyorlardı fakat gözlerini birkaç saniye sonra kaçırıp işlerine devam ediyorlardı. Böylece günler geçti. Hatta aylar geçti. Hala gözleri konuşuyordu ikisinin de. Dillerinden hissettikleri bir türlü dökülemiyordu. Bir sabah ikisi de holdinge yarım saat erken geldiler. Sadece güvenlik görevlileri vardı. Kapıda karşılaştılar. Gülüştüler ve birlikte asansöre yürüdüler. İkisinin de eli aynı anda tuşa uzandı, elektrik çarparcasına ellerini geri çektiler. Ömer sonra tuşa bastı, 6. kat... Göz göze geldiler ve uzun süre konuşmadılar. İkisi de birlikte, aynı anda "Ben..." dediler. Tekrar gülüştüler. Ve Ümran; "Ben seni seviyorum.." dedi. Ömer; "Ben de" ... Ve birbirlerine sarıldılar. Henüz 5. kattı.

    Birkaç saat sonra televizyonlar son dakika haberleriyle yayınlarına ara verdiler; "Bir saat önce yaşanan artçı depremde maddi hasar fazla olmazken, büyük bir holdingde asansör ipinin kesilmesi sonucu iki genç, hayatını feci şekilde kaybetti..."

    İki gencin cenazesi aynı yerde toprağa verildiler. İkisinin de günlüğü birbirinin kopyası gibiydi... Günlükleri okuyan aileleri mezarlarını yan yana koydu... Ö mer L ütfü ve ÜM ran gibi siz de hiçbir şey için geç kalmayın... Sonra birlikte yaşayacak bir ÖM e RÜ mran'nüz olmayabilir
    June 29

    Gercek Sevgi........

    Koskoca bir bahcede harikulada cicekler icinde bir papatya..Ve papatya asIk
    olmus, yanmis tutusmus Ak sakalli bahcivana..Bir umit bekliyormus. Yuzlerce
    cicegin arasindan Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi
    suyunu sadece ona doksun istiyormus.. Sadece ona degsin makasi, Sadece ona
    gulsun dudaklari.. Kiskaniyormus bahcivani,*

    *Kirmizi gullerden, Sari lalelerden, Mor
    menekselerden..Zambaklardan...Papatya, sadece bahcivan icin aciyormus,
    Bembeyaz yapraklarini.. Bir gun, Aski oyle buyumuski.. Papatya yapraklarini
    tasiyamaz olmus.. Egilivermis boynu..Topraga bakiyormus artik..
    Bahcivanin sadece sesini duyuyormus Ayaklarini goruyormus..Bunada sukur
    diyormus.. Yetiyormus ona, bahcivanin varligini hissetmek.. Zaman akip
    gidiyormus..Papatya bahcivanin yuzunu gormeyeli cok olmus.. Ne var sanki
    boynumu kaldirsa Bir kerecik daha gorsem yuzunu diyormus.. Ve iste bir gun..

    Bahcivan papatyaya dogru yaklasmis.. Incecik bedenini ellerinin arasina
    almis..Elindeki sopayi, koklerinin yanina, topraga sokmus bir iple
    papatyanin govdesini baglayivermis sopaya.. Papatya o an daha cok sevmis
    bahcivani.. Hala goremiyormus onu, Ama bedeni kurtulmus.. Uzun bir muddet
    sonra, Bahcivan ugramaz olmus bahceye.. Gelen giden yokmus.. Kahrindan
    olecekmis papatya..Ama iste bir sabah... Hortumdan akan suyun sesiyle
    uyanmis.. Derin bir oh cekmis.. Cilgincasina sevdigi bahcivan geri gelmis..
    Birden, kendisine dogru gelen iki ayak gormus.. Bu onun delicesine sevdigi
    bahcivan degilmis..Baska birisiymis.. Adamin elinde bir de makas varmis..
    Papatyanin kafasini kaldirmis yukariya dogru..Ne guzel acmissin sen oyle
    demis.. Bu gencecik, yakisIkli bir delikanliymis..Gozleri gok mavisi,
    saclari gunes sarisiymis.. Ama govden seni tasimiyor demiss. Elindeki makasi
    papatyanin boynuna dogru uzatmis..Ve bir hamlede basini govdesinden
    ayirmis.. Papatya yere duserken hatirlamis sevdigini.. O ak sacli, ak
    sakalli, yaslimi yasli bahcivani hatirlamis..Birde o gencecik, yakisIkli
    delikanliyi dusunmus.. Ve o an anlamis, neden o yasli bahcivani sevdigini..O
    her seye ragmen, papatyaya emek vermis.. Ona hic bir zaman guzel oldugunu
    soylememis, Ama onu aslinda hep sevmis.. Papatya anlamis artik.. Sevgi, emek
    istermis...Yere dustugunde son bir kez dusunmus sevdigini..Tesekkur etmis
    ona icinden..Son yapragida kurudugunda, Biliyormus artik..
    Gercek sevginin,soylemeden, yasamadan, ve asla kavusmadan varolabilecegini*

    Gitarcının Aşkı

    Sabah erkenden gitarini alip evden cikti...posta kutusu bostu gene. Yoo,
    hayir. Beyaz birseyler vardi. Kalbi hizla carparken, kutuyu
    aciverdi.Elektrik faturasi gelmisti...hem de herzamankinden "hos" bir
    miktarda...Baska birsey olmadigini bildigi halde, gene kutunun icine
    bakti...Bo$...Disarisi, ne soguk ne de sicak...kapali bir
    havaydi.Yagmuryagmamasi icin dua etti...semsiye evde kalmisti ne de
    olsa...Karsiya gecmek
    icin trafik lambalarinin yaninda durdu...onunden son surat gecen araba,
    butun camuru sicratti...en sevdigi siyah pardesusu de batmisti...karsiya
    gecti.Karni acti...Her pazar sabahi ugradigi cafe'ye gitti..."tadilat
    nedeniyle kapaliyiz" yazisini okurken, gulumsedi...aklina mezar tasina
    yazilabilecek bir sey geldi "Tadilat nedeniyle oldu...acliktan"...neyse dedi
    kendi kendine" o kadar da ac degildim"...sonra bi yerlerde yerim diye
    dusunerek yurumeye basladi. Derken yanindan gecen bir grup cocuk, ona sertce
    carpti. Yere yigildi.Karsisinda, evin balkonunda oturan bir grup genc kiz,
    guluyorlardi...ona guluyorlardi...Ayaga kalkarken, cebindeki bozukluklarin
    dustugunu farketti. Herbiri ayri bir yone yuvarlaniyor...catlaklardan,
    deliklerden dusup kayboluyordu.Parasi da gitmisti.Bi gitari, bi de cani
    vardi...Yemek yiyecek,eve gidecek parasi kalmamisti...yorgundu. Mektup
    yazmayan, arayip sormayan, cok sevdigi o kizla bir zamanlar gittikleri parki
    hatirladi...orada kucuk cocuklar bileklik, kolye gibi hediyelik esya
    satarlar...muzisyenler maharetlerini gosterir, para kazanir,kizlara hava
    atarlardi...Parktaki o eski nese kalmamisti.Yolun kenarina gecti. Elindeki
    gitar cantasini yere koydu. Gitarini cikarip, o "en" huzunlu besteyi
    caldi...sonra, o kiza besteledigi parcayi...ve bir baskasini...ve bir
    baskasini... caldi...caldi. Kulagina gelen takirti sesleriyle kafasini
    kaldirdi. Gitar cantasina para dolmaya baslamisti. Sonra, neseli bir parca
    caldi...para geldikce,sarkilar daha bir hareketli, daha bir neseli
    oluyordu...Gunes batmaya basladi... Ileride zabitalar gorundu...daha fazla
    kalamazdi orada.Gitari cantaya koydu ve kalkti...eve gidecek, yemek yiyecek
    parasi vardi... belki kirayi hala veremeyecekti, bu ay...ama, hic degilse
    dusurdugunu karsiliyordu bu miktar...*

    *Derken yagmur basladi...Eve daha cok var, diye gecirdi icinden. Ne zordu
    hayat!Yagmur altinda yurumeyi severdi...ama yalnizken degil.Yalnizken,daha
    bi agir yagiyordu sanki yagmur...Daha bir soguk... Eve vardiginda, kusu
    oterek karsilamadi onu...sessizlik dolu ev, o an urpertti...kafesin yanina
    gittiginde, minik kusu kafesin tabaninda yatiyordu hic
    kipirdamadan...oylece..."olum" dedi..."surprizleri seviyor" Islak
    giysilerini cikardi...kus gibi o da olecekti, bu sefil hayatta. *

    *Gitar cantasini acti, kalan bozukluklari almak icin. Arada beyaz bir kagit
    gordu...Acar acmaz, yazi tanidik geldi...o beyaz ellerin yazdigi notu
    okurken, once heyecanlandi, sonra uzuldu...Notta: Demek hala bizim parcamizi
    caliyorsun...ve yine cok huzunlu bir sekilde. Beraber aldigimiz kuslari
    hatirliyor musun? Bendeki bu sabah oldu...ayriliga dayanamadi
    herhalde...ama, biz insaniz, dayanabiliriz degilmi? Yarin gidiyorum bu
    sehirden...kendine iyi bak...hoscakal! Anladi o an, isledigi hatayi...ne
    kadar da bencil olmustu bugune kadar. O bu sehirdeydi...ve hic
    aramamisti...o arar diye. Simdi ayni sehirde bile olmayacaklardi. Gun
    batisini ayni anda izleyemeyecek, ayni ortamda ayni havayi
    solumayacaklardi...ama, o da affetmezdi ki...yoksa eder miydi?Dal ruzgari
    affeder, ama kirilmistir bir kere, diye gecirdi icinden...Kapi caldi...ne de
    cok istedi o an icin, kapidakinin o olmasini...Bu nedenle acmadi kapiyi...o
    umudu tasimak istedi hep icinde...sonra uykuya daldi...uyanmamak uzere... *

    June 26

    KUCUK İSTAVRİT...

     
    Küçük İstavrit...

    Küçük istavrit, yiyecek birşey sanıp hızla atıldı çapariye. Önce müthiş bir acı duydu dudağında, gümbür gümbür oldu yüreği. Sonra hızla çekildi yukarıya. Aslında hep merak etmişti denizlerin üstünü, neye benzerdi acep gökyüzü

    Bir yanda büyük bir merak, bir yanda ölüm korkusu. "Dudağı yarıklar" denir, şanslıdır onlar, hani görüp de gökyüzünü, insanı, oltadan son anda kurtulanlar.

    Ne çare balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu; küçük istavrit anladı yolun sonu; koca denizlere sığmazdı yüreği, oysa şimdi yüzerken küçücük yeşil leğende, cansız uzanıvermiş dostlarına değiyordu minik yüzgeci.

    İnsanlar gelip geçtiler önünden; bir kedi yalanarak baktı gözünün içine;yavaşça karardı dünya başı da dönüyordu. Son bir kez düşündü derin maviyi, beyaz mercanı bir de yeşil yosunu.

    İşte tam o anda eğilip aldım onu; yürüdüm deniz kenarına; bir öpücük kondurdum başına. İki damla gözyaşından ibaret sade bir törenle saldım denizin sularına. Bir an öylece bakakaldı; sonra sevinçle dibe daldı gitti, tüm kederimi söküp atarak teşekkürü de ihmal etmemişti; birkaç değerli pulunu elime, avuçlarıma bırakarak.

    Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme; sorar gibiydiler neden yaptın bunu niye? "Bir gün" dedim, "Bulursam kendimi yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz, son ana kadar hep bir umudum olsun diye"

    karafatmanın gunluğu

    BIR KARAFATMA'NIN Gunlugu

    Dun gece yine olumle burun buruna geldim. Kendime bir

    zarar geleceginden degil ama karim Cemile ne yapar

    sonra. Biz aksam yemegimizi genelde saat 11-12 gibi

    yerdik, ama ev sahiplerimizin misafiri geldiginden gec

    vakitlere kadar oturup yatmadilar. Neyse ki konuklarin

    gitmesiyle birlikte uykuya daldilar. Bir sure

    ortaligin sakinlesmesini bekleyip, yiyecek

    toplamaya basladim. Bugun misafirler geldigi icin

    menu cok zengindi. Pasta ve borek kirintilarina

    bayiliriz. Her neyse ben nevaleyi toplarken

    birden mutfagin isigi yandi ve "Aaaaaa! Karafatma"

    diye bir ses duydum.

    Salak adam, ben bir erkegim Fatma da nereden cikti.

    Benim adim Ismail. Boyle seyler delikanliyi bozar.

    Hadi beni karimla karistirdin diyelim. Sen ne kadar

    korkak bir adamsin. Benim kac katim buyuklugunde

    olmana ragmen bu bagiris da ne boyle? O korkunc sesin

    kesilmesiyle birlikte,sanki ben ona bir sey yapmisim

    gibi beni kovalamaya basladi. Inanin o kadar da

    dikkat ediyorum, tabak, canak bardak uzerinde

    dolasmamaya cunku bu dingilin karisi cok titiz. Bazen

    diyorum ki bu giciklarin misafiri Geldiginde git

    >ortalarda dolas boylelikle utanilacak duruma

    dussunler..Ama yapamiyorum iste. Ne olursa olsun,

    ekmek yedigin tekneye kotu gozle bakmamak

    gerekir.

    Ben eve geldigim ilk yillari hatirliyorum da ne

    guzeldi o gunler. Rahmetli kayinbabam ve kayinvalidem

    beni evlerine kabul etmislerdi. O zamanlar rahattik,

    cunku ev sahibimiz Riza amca kordu. Bu sebeple

    evin her yerinde serbestce dolasabiliyorduk. Hatta

    Riza amcayla ayni sofrada yemek yedigimiz gunlerde

    oldu. Gerci bizleri gorebilseydi nasil davranirdi

    bilmem ama o hep yuregimizde yasayacak. Riza amcanin

    durumu pek iyi sayilmazdi, memur emeklisiydi. Bu evde

    rahmetli karisininmis,bu yuzden yiyecek konusunda bu

    kadar fazla secenegimiz yoktu. Ama daha mutlu ve

    huzurluyduk.

    Riza amca bir gun gorunmez kazaya kurban

    gitti.Gerci onun icin butun kazalar gorunmezdi. Riza

    amcanin topraga verildigi gun biz de oradaydik.

    Karsi komsusu Osman Zeki bey bize geldiginde ceketini

    asmisti. Biz de bunu firsat bilip ceketin cebine

    girdik. Ardindan Osman Zeki beyle birlikte mezarliga

    dogru yola koyulduk. Riza amcanin uc tane oglu vardi

    ama bugune kadar sadece nufusta gozukuyorlardi.

    Hayirsizlar daha ilk gunden evi satisa cikardilar.

    Evi su anda oturan adam ve karisi satin aldi. Eve

    ayak basmalariyla kayinbabam ve kayinvalidemi

    oldurmeleri bir oldu. Adam sonra igrenerek cansiz

    bedenleri kagida sararak cope atti. Sanki kendisi

    cok temizmis gibi. Halbuki tuvaletten ciktiktan sonra

    ellerini yikamadigina defalarca sahit oldum.

    Simdilerde kendine uzerinde rahmetli kayinvalidemin

    resmi olan bir ilac almis, durmadan uzerimize sikip

    duruyor Kayinvalidem Sultan hanim gencliginde

    fotomodel oldugu icin bu tur ilaclarin uzerinde

    resmi bulunuyor. Hatta bir iki reklam filminde de

    oynamisti. Ama evlenince mecburen birakti. Cunku

    kayinbabam tam bir Osmanli erkegiydi. Bugune kadar

    rahmetli Riza amcanin anisina bu evde oturduk,

    artik daha fazla dayanacak halimiz kalmadi. Ese dosta

    haber saldik. Kendimize gore bir ev bulur bulmaz

    tasinacagiz buradan. Belki de sizin evinize yerlesiriz

    hayat bu belli mi olur?

    June 23

    okuz ve kuş

    Universite yemekhanesine giren bir ogrenci tum yerler dolu oldugundan gidip
    universite profesorunun oturdugu masaya oturmus.

    Profesor kaslarini catarak: " Okuzler ve kuslar ayni masada oturamaz!"
    Ogrenci: "O zaman ben ucuyorum..."

    Profesor cevaba cok sinirlenmis, sinavda ogrenciye takmis ve sinavini
    basarisiz gecmesi icin elinden geleni yapmis.
    Yanliz sinavda ogrenci tum sorulari mukemmel bir sekilde cevaplamis.
    Profesor ogrenciye: Sana son bir soru soracagim - demis.
    Yolda yururken iki torba buldugunu hayalet, birinde akil var, digerinde ise
    para var. Hangi cuvali alirsin?

    Ogrenci: "Para olan cuvali secerdim..."
    Profesor: "Ben akil olan cuvali secerdim..."

    Ogrenci:"Normal! Kimde ne eksIkse onu secer...

    Profesor cok sinirlenmis, ogrencinin not defterini alip icine "Okuz" yazmis.
    Ogrenci nota bakmadan odadan cikmis.

    Bir dakika sonra ogrenci kapiyi aralamis : "Sayin profesor, imzanizi
    atmissiniz, fakat notumu yazmayi unutmussunuz."- demis.
    June 21

    HIC BIR SEY İCİN GEC DEGIL.....

    HİÇ BİR ŞEY İÇİN GEÇ DEĞİL
    Yaşadığı şehirden, bulunduğu ortamdan kısacası yaşantısından sıkılan bir
    adam, cebindeki az miktar para ile yanına hiçbir şey almadan bulunduğu
    kenti terk edip daha önce hiç bilmediği bir ülkeye gitmiş. Oraya henüz
    alışmaya çalışırken birden bir ses duymuş. Bir çığırtkan, avazı çıktığı
    kadar meydanda bağırıyormuş:
    - Tiyatro! Gelin! Kaçırmayın! Bu akşam Tiyatro!...
    Adam hayatında hiç tiyatroya gitmemiş ve inanılmaz derecede merak etmiş.
    Biletin nereden alındığını öğrenmiş. Bilet fiyatı cebindeki tüm para kadar
    olmasına rağmen hiç tereddütsüz bileti almış. Başlamış merakla oyunu
    izlemeye...

    Oyun bitmiş, herkes dağılmış ve bizim meraklı öylece kalmış, izlediği 
    muhteşem oyun karşısında. O sırada temizlikçi tarafından salonu boşaltmak 
    için ikaz almış. Adamsa:
    - Bana müdürünüzün yerini söyler misiniz? Onunla bir şey konuşmam gerek... 
    demiş.

    Seyrettiği oyunun etkisi ile müdür ile konuşmuş ve ne olursa olsun, ne iş 
    olursa olsun buranın bir parçası olmak için çalışmak istediğini belirtmiş. 
    Müdür çok şanslı olduğunu, şu sıralarda bir temizlikçi aradığını fakat önce 
    onu denemesi gerektiğini ifade etmiş ve denemek üzere aylardır el değmemiş 
    bir kütüphanenin temizliğini uygun bulmuş. 

    - İşte burayı temizle. Eğer beğenirsem seni işe alırım... demiş ve gitmiş.

    Tiyatro aşkının verdiği şevk ile temizlik beklenenden kısa sürede bitmiş. 
    Müdür odayı görmeden adamın samimiyetine inanmamış. Onu diğerleri gibi işi 
    savsaklayan biri sanmış. Fakat odanın temizliğini görünce hayretler içinde 
    kalmış. Aylardır içeriye girilmeyen oda gıcır gıcır oluvermiş. Müdür bu 
    çabuk ve becerikli adamı işe almaya karar vermiş.


    - Tamam seni işe alıyorum

    - Fakat benim yatacak yerim yok.

    - O zaman burada yatarsın ve işe daha erken başlarsın. 


    İstediği olan tiyatro tutkunu, huzurlu bir şekilde odayı terk ederken 
    müdür.

    -Adın neydi senin buraya yazalım... demiş. 

    Aldığı cevap ise;

    - William! William Sheakspeare!... olmuş.


    Bu hikaye hem insanı dehşete düşürücü hem de ilham verici. Sheaksper 
    tiyatro yaşantısına bu şekilde başlamış. Tam kırk (40) yaşında... tiyatroyu 
    o yıllarda tanımış ve büyük bir azimle o muhteşem oyunları yazmış. Üstelik 
    büyük bir fedakarlık göstermiş mesleği için. Meslek hayatı boyunca sadece 
    üç saat uyuyarak yaşamını sürdürmüş. Sabah erken kalkıp oyun provasını 
    yapıyor oyununu oynuyor ve akşam yeniden oyun yazıyor... Bu böyle sürüp 
    gitmiş.
    Bu hikayeyi ilk duyduğumda yaşamım için duyduğum kaygıları bir kenara 
    bıraktım. Anladım ki, hiçbir şey için geç değil. İnsan eğer isterse 
    imkansız gibi görünen olayları da gerçekleştirebilir. Yeter ki yürekten 
    istesin ve bunun için çaba sarf etsin. Hiçbir şey için geç değil. Kırk 
    yaşında olsak ta...
    June 19

    Balıkcıııı(can dundar)

      BALIKCI...
     
       Amerikali bir zengin, is  seyahati sirasinda Meksika'nin kucuk bir kiyi
       kasabasina ugramis...
       Limanda gezerken, bakmis  agzina kadar balik dolu bir tekne ve icinde
       keyifli bir balikci...
     
       "Merhaba balikci" diye  seslenmis, "... Bu baliklari kac zamanda
       tuttun?" "Bir iki saatimi  aldi" demis balikci... Istahlanmis bizim
       isadami;
     
       "E, niye biraz daha  kalip daha fazla  tutmadin?" diye sormus. "Bu
       kadari bize  yetiyor da ondan" diye omuz silkmis balikci. Sasmis
       balikcinin bu  kanaatkarligina isadami;
     
       "Kalan zamanini nasil  geciriyorsun peki" diye ustelemis. Balikci,
       ozetlemis bir  gununu:  "Sabahlari acilir, biraz balik tutarim. Sonra
       cocuklarimla oynarim. Ogleyin karimla biraz siesta yaparim.  Aksamlari
       amigolarla beraber gitar calip sarap icer, gec vakte kadar  egleniriz.
       Oldukca mesgul sayilirim senyor".
     
       Gerinmis Amerikali:  "Bak" demis "... ben sana yardimci olabilirim.. Bu
       ise daha cok  zaman ayirmalisin. Daha buyuk bir tekne bulup daha cok
       balik  tutmalisin. Oradan elde edecegin gelirle daha buyuk tekneler
       alirsin. Kisa surede tuttugun baliklari dogrudan isletme tesislerine
       satarsin. Hatta zamanla kendi balik fabrikani bile kurabilirsin.  Kisa
       zamanda balikcilik sektorunde bir numara olursun".
     
       Balikci merakla "Bunlari  yapmak kac sene alir sinyor"  demis:"15-20
       yilda halledersin"  demis Amerikali, "Ama sonrasi daha parlak: Zamani
       gelince sirketini  halka acarsin, hisselerini iyi paraya satarsin, kisa
       zamanda zengin  olup milyonlar kazanirsin."
     
       "Milyonlar ha..." diye  tekrarlamis balikci... "Eeee... sonra?"  "Sonra
       emekli olursun.  Kucuk bir balikci kasabasina yerlesirsin. Istersen zevk
       icin balik  tutarsin. Cocuklarinla oynar, karinla keyfince siesta
       yaparsin.
       Aksamlari da  arkadaslarinla sarap icip gece yarisina kadar gitar
       calarsin.
       Nasil...?  Mukemmel degil mi?
     
       Balikci cevap  vermis,"Ben zaten su anda o isi yapiyorum,bu kadar telasa
       ne gerek  var...
     
     
       " Bir an olsun durup  dusunseniz;
       "Butun bu telas ne icin...?" Arada denize acilip,  cocuklarinizla
       oynasmayacak, dostlarinizla gitar calip sarap  icemeyecek olduktan sonra
       onca kosturmanin ne anlami var?
     
       Hirsla orulu onca yilin  vaat ettigi final, halen yani basimizda duran
       mutluluksa, bu yarisa  ne gerek var?
     
       CAN  DUNDAR
     
    June 18

    gercek dost kım?

    gunun birinde iki dost varmis her ikiside cok iyimis ama biri saf digeri ise
    kurnaz ve acik gozluymus.Acik gozlu olan dostun sirketi batmis ve dostundan
    para istemis bana borc para verir misin dostu nedemek sen benim en iyi
    dostumsun demis ve butun servetini vermis.Aradan gunler gecmis acik goz olan
    iselrini buyutmus islerinde ilerlemis ve dostunun yanina gitmis senden
    birsey isticegim senin nisanlinin cok begeniyorum bana onu verir misin demis
    saf olan o benim nisanlim ama sen benim en iyi dostumsun demis ve veririm
    demis ve vermis.aradan aylar gecmis bu saf olan sostun bir gun isleri bozmus
    ve dostunun yanina gitmis ve ondan is istemis en iyi dostu ona is vermemis
    tabi bizim saf olan dostumuz biraz ezilip buzulmus ve disari cikmis yolda
    yasli bir adam oglum cok hastayim bana su recetedeki ilaclari alir misin
    demis ve cebindeki son para ile adamin ilaclari almis ertesi gunu bir avukat
    dun ilaclarini aldiniz yasli adam oldu ve tum mal varligini size burakti
    demis cocuk sasirmis ama bu serveti kabul etmis cunku ihtiyaci vardi buna.
    islerini yoluna koydu ve tam arkadasinin sirketinin karsisina bir ev aldi
    niyeti sadece en iyi dostunu gorebilmekti.birgun kapisina yasli bir teyze
    geldi oglum cok aciktim bana yemek verir misin dedi adamda teyze veririm ama
    bir sartla benim yanimda calisir misin hem bana yardim edersin hemde karnin
    doyar teyze kabul eder aradan 3 sene gecer kadin ona oglum artik senin
    evlenme cagin geldi artik sana bir es lazim demis cocuk bu duruma kabul
    etmis tamam teyze tanidigin biri varsa evleneyim demis kadin bizim orda cok
    iyi bir aile kizi var seni onunla basgoz edelim demis ve en iyi arkadasina
    nikah davetisesinden bir tanede ona yollar.ve dugun gunu gelip cattiginda
    cocuk mikrofonu eline alip dostlar size bir diyecegim var gunun birinde benm
    en iyi dostum varda bir gun isleri batti benden para istedi butun mal
    varligimi ona verdim benden nisanlimi istedi gozumu kirpmadan ona verdim
    islerim bozuldu yanina gittim is istedim bana sana burda is yok dedi ve
    diger dost kapidan iceri girdi 'misafirler size bir diyecegim var' dedi
    isleim batti ondan borc para istedim verdi bende ona sonra parasini geri
    verdim nisanlisini istedim cunku nisanlisi ona gore bir kiz degildi yolda
    karsina bir adam cikti ona parasini verdi o benim babamdi kapisina bi teyze
    gitti ondan yemek istedi o benim annemdi evlenmek istedi evlencegi kizda
    benim kiz kardesimdir simdi siz soyleyin GERCEK DOST KIMDIR..!



                                 (ALINTIDIR)