CaDy's profileBIR CaDy VARDI CANI SIKI...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
|
October 19 Cuma'nız mübarek olsun.......![]() 1. Ey hataları mağfiret eden 2. Ey belalari kaldıran 3. Ey ümitler Kendisinde son bulan 4. Ey ihsani bol veren 5. Ey hediyeleri geniş olan 6. Ey mahlukata rızk veren 7. Ey ölümlere karar veren 8. Ey şikayetleri işiten 9. Ey askerleri gönderen 10. Ey esirleri salıveren Sen bütün kusur ve noksan sıfatlardan münezzehsin, Senden baska İlah yok ki bize imdat etsin. Emân ver bize, emân diliyoruz. Bizi Cehennemden kurtar.
DUANIN YERİ VE ZAMANI Allah'ın Kuran'da tarif ettiği duada kişi Allah'ın kendisini gördüğünü, duyduğunu kavramış, O'na saygı ve korkuyla boyun eğmiş ve O'nun önünde kulluğunu açıkça kabul etmiştir. Kuran'a bakıldığında duanın belli bir zamanı olmadığı görülür. İnsanı dua etmeye yönelten her türlü istek, bu ibadetin vaktinin geldiğinin göstergesidir. İnsanın istek ve ihtiyaçları sürekli olduğu için duası da sürekli olmalıdır. Yani duanın belirli bir vakti, saati yoktur. Ancak Kuran'da, duada konsantrasyonun daha kolay sağlanacağı, günlük uğraşların dışında kalan saatlere, yani geceye ve sabah namazı vaktine dikkat çekilmektedir. Bir ayette müminler "... seher vakitlerinde bağışlanma dileyenler" (Al-i İmran Suresi, 17) olarak tarif edilmekte ve dolayısıyla günün bu en erken saatinin önemi vurgulanmaktadır. Başka ayetlerde ise, gece vaktinin, hareketli olan gündüze göre düşünme, okuma ve duaya daha elverişli olduğu şöyle bildirilmektedir: "Doğrusu gece neşesi (gece ibadeti, insanın iç dünyasında uyandırdığı) etki bakımından daha kuvvetli, okumak bakımından daha sağlamdır. Çünkü gündüz, senin için uzun uğraşılar vardır. Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzemmil Suresi, 6-8) Dua için belli bir zaman sınırı konulmamış olmasına rağmen, Kuran'ın seher vaktine ve geceye dikkat çekmesinin büyük hikmetleri vardır. Allah ile yakın bir bağlantı kurarak samimi bir dua ile güne başlayan müminin gün içinde Allah'ın rızasını unutması ya da sınırlarını göz ardı etmesi ihtimali çok azalır. Güne dua ile başlayan insan, gün boyunca Allah'ın kendisini izlediğinin bilinci ile hareket eder. Kuran'da öğütlenmiş olan gece duası da gün içinde dünyevi uğraşlarla vakit geçiren insanın kendi kendine bir vicdan muhasebesi yapmasına vesile olur. İnsanın gün içinde başına gelen ve zahiren olumsuz gibi gördüğü olayları daha hikmetli, tevekküllü ve şuurlu bir biçimde değerlendirmesini sağlar. İnsanın gece saatlerinde dua için zaman ayırması, gün içinde yapılan hataların gözden geçirilmesine ve bu hatalardan dolayı tevbe edilmesine, bağışlanma dilemesine ve günlük uğraşıların insan ruhunda yarattığı muhtemel olumsuzlukların önüne geçilmesine bir vesiledir. Dua için belli bir mekan da yoktur. İnsan çarşıda, sokakta, otomobilinin içinde, okulda, işyerinde, kısacası her yerde dua edebilir. Değişik mekanlarda olmanın herhangi bir önemi yoktur. Ancak önemli olan insanın her nerede olursa olsun Allah'ın kendisine şah damarından daha yakın olduğunu unutmamasıdır. Kuran'da peygamberlerin her an ve her yerde dua ettikleri haber verilir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır: "(Musa) Hemencecik onların sürülerini suladı, sonra yine gölgeye çekilerek dedi ki: "Rabbim, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım." (Kasas Suresi, 24) Dualarımız Neden Kabul Edilmiyor?
Dualarınız nasıl kabûl edilsin ki! ![]() October 08 Bu gecenin kadrini bilelim ki, bizim de kadrimiz bilinsin
September 27 Dua...Allah'ım Senden şu isimlerinin hakkı için istiyor ve yalvarıyorum.
1-Ey her şeyin Gerçek Mâbudu olan Allah September 24 NAMAZ VE SEYTAN.............- Ya Muhammed, o her ne zaman ki, namaza kalkmak ister; tutarım .
Şeytan bundan sonra konuşmasına devam etti : İblis bundan sonra konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi : Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz ona, yani İblis'e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi : 1. Allah'tan diledim ki, beni ademoğullarının malına ve evladına ortak ede. Bu ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu: "Onlara ortak ol... Mallarına ve çocuklarına . Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara gurur vaad eder..." (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir.
2. Allah-ü Teala'dan diledim ki : Bana bir ev vere .. Bu dilediğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi. Bir ara Resullullah (s.a.) Efendimiz şöyle buyurdu : Bundan sonrasını İblis şöyle anlattı :
Bundan sonra İblis şöyle anlattı : -Hangi kadın olursa olsun .. Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur. Ve onu, bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Mesela: Elini kolunu dışarı çıkar ; göster. Der .. o da bu emri tutar. Elini, kolunu açar, gösterir. Bundan sonra, o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar. İblis bundan sonra ; Resullullah (s.a.) Efendimiz' e kendi durumunu anlatmaya başladı : -Ya Muhammed bir insanı delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur. Ben ancak vesvese veririm. Ve bir şeyi güzel gösteririm. O kadar. Eğer delalete sürüklemek elimde olsaydı, yeryüzünde; "Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah'ın resülüdür." diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini delalete düşürürdüm. Nasıl ki senin elinde de, hidayet nevinden bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın Resulusun. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı, yeryüzünde tek kafir bırakmazdın. Sen Allah'ın halkı üzerinde bir hüccetsin. Bende , kendisi için ezelde şekavey yazılan kimselere sebebim. Said olan kimse, taa, ana karnında iken saiddir. Şaki olan da yine ana karnında iken şakidir. Saadet ehli kılan da Allah, Şekavet ehli kılan da Allah . Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu. Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz, İblise şöyle buyurdu : Evvel, ahir, zahir batın, alemlerin Rabbı olan Allah' a hamd olsun. September 13 HZ.SULEYMAN VE KARINCA...Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar. Karınca da,
- "Bir buğday tanesi yerim" diye cevap verir. Cevabın doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler. Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır. Acaba neden yemedi? Bunun üzerine Hz. Süleyman ( a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar. Karınca da, "Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah( c.c) verirdi. Ben de O' na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek,diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım" diye cevap verdi. Allah (c.c) cümlemizi kul kapısına baktırmasın... Günümüzde hepimiz iktisat etmeye (ç)alışalım. AMİNNNNN __._,_.___ September 12 Ramazan serifleriniz hayırlı olsunSelman-ı Farisi Radiyallâhu Anh anlatıyor: Resul-i Ekrem Efendimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellem Şaban ayının son gününde bize okuduğu bir hutbede şöyle buyurdu: "Ey insanlar, büyük ve mübarek bir ay yaklaştı, gölgesi başınıza geldi. Bu öyle bir aydır ki, içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi vardır. Allah o mübarek ayın gündüzlerinde orucu farz, gecelerinde nafile namazları meşru kıldı. Bu ayda küçük büyük bir hayır yapan insan başka aylarda bir farz eda etmiş gibi sevap alır. Bu ayda bir farzı yapmak, başka aylarda yetmiş farz yerine geçer. Bu ay Allah için açlık ve susuzluğun, taat ve ibadetin meşakkatlerine sabır ve tahammül ayıdır. Sabrın karşılığı da Cennettir. Bu ay yardımlaşma ayıdır, bu ay mü´minlerin rızkını arttıracak aydır. Bu ayda her kim oruçlu bir mü´mine iftar edecek bir şey verirse, yaptığı bu iş günahlarının bağışlanmasına ve Cehennemden azat olmasına sebep olur. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmeden onun kadar sevaba kavuşur. Ashab-ı Kiramdan bazıları, -Ya Resulallah, hepimiz oruçluya iftar edecek bir şey bulup verecek durumda değiliz- dediler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellem, -Allah bu sevabı bir tek hurma ile, bir içim su ile, bir yudum süt ile oruçlu mü´mine iftar ettirene de verir- buyurdular ve hutbelerine şöyle devam ettiler: Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennemden kurtuluştur. Bu ayda her kim kölesinin (işçi ve hizmetçisinin) işini hafifletirse Allah onu affeder ve Cehennemden uzak tutar. Bunun için bu ayda şu söyleyeceğim dört hasletten ikisi ile Rabbinizi razı kılarsınız, diğer ikisinden ise hiçbir vakitte ayrı kalamazsınız. Rabbinizin rızasına sebep olan hasletlerin birisi, Kelime i Şehadete devam etmeniz, diğeri de Allah´tan mağfiret dilemenizdir. Vazgeçemeyeceğiniz iki hasletin biri Allah´tan Cenneti istemek, diğeri Cehennemden Allah´a sığınmaktır. Her kim oruçluya bir yudum su verirse, Allah da ona benim mahşerdeki havuzumdan öyle bir su içirecektir ki, Cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir." (et-Tergib ve´t-Terhib, 2:94-95) Ramazan´ın ilk günüyle birlikte nur ve feyiz dolu bir mevsimi yaşamaya başlarız. Kâinat şenlenir, dünya Cennetten süzülen nuranî bir hava ile dolup taşar. Ulvî âlemlerin masum ve mübarek sakinleri öbek öbek mü´minlerin çevresini sarar; rahmet ülkesinden müjdeler, kâinatın Rabbinden selâmlar ve mağfiret ümitleri getirirler. Mukaddes kelâmın nâzil oluşunun yıldönümü olan Ramazan ayını, mü´minlerle birlikte cinler, melekler; ve ağacı, çiçeği, böceği, kurdu, kuşu, denizi ve deryasıyla yaşlı dünyamız da kutlar. Görünen ve görünmeyen âlemlerde tam bir bayram havası yaşanır. Bu ayın Cenab-ı Hak katında müstesna bir yeri vardır. Yüce Rabbimiz, Kendisine muhatap olarak seçtiği kullarına sonsuz rahmetinin en geniş tecellilerini bu aya tahsis eder. Başta Kur´ân-ı Kerim olmak üzere diğer semavî kitapların da bu ayda indirilmiş olması, bu günlerin kıymet ve kudsiyetini artıran diğer bir husustur. Mü´minler, İlâhî bir ihsan olarak bu günleri birer güzel fırsat bilerek değerlendirirler. Rablerine olan kulluk derecelerini gösterir, Ona muhatap olabilme gayreti içine girerek, tam bir ihlâs ve şuurla ibadet ve taate koşarlar. Bu gayretin neticesi elbette karşılıksız kalmayacaktır. Oruç tutup, Ramazan ayını bir kulluk şuuru içinde geçirenler, tatlı bir ânı yaşadıkları, huzura erdikleri gibi, pek çok nimete de kavuşurlar. September 07 CUMA'NIZ MUBAREK OLSUN....Sizden biriniz birini mutlaka medhedecekse ve eğer o kimse hakkında övgüye değer vasıflar varsa: "şöyle zannediyorum" desin. Onun hesabı Allah´a aittir. Allah´a karşı ise, hiç kimse aklanamaz." (Buhari, Müslim) İnsanlar birbirleri hakkında görülen dış yüzlerine göre hüküm verirler. Kimse kimsenin içyüzünü, kalbinde taşıdığı niyetini, tenhadaki halini ve amellerini bilemez. Bu durumda, hiç kimsenin hiç kise hakkında yüzde yüz fikir beyan etmeye, kesin hüküm vermeye yetkisi yoktur. Sadece gördüğü ile hükmeder ve şöyle sanıyorum diye şahsi izlenimini ortaya koyar. İnsanların gerçek hallerini bilen sadece Allah´tır ve hesap sormak da ona aittir. Allah´tan başka hiçbir kimse insanı gerçek manada temize çıkaramaz, aklayamaz. Yağmur duasıyla alıp veremediğiniz ne?
August 27 Beraet kandiliniz Mübarek Olsun...
-- August 24 Hayırlı cuma'larHz. Enes´den:
"Ey oğulcağızım! Ailenin yanına girdiğin zaman selam ver ki, senin üzerine ve aile bireylerine (bu selam) bir bereket olsun." (Tirmizi) Selamlaşma, sadece sokakta birbirleriyle karşılaşan tanıdık-tanımadık kişiler arasında cereyan eden bir görgü ve nezaket kuralından ibaret değildir. Selamlaşma, aynı zamanda bir rahmet duası, muhatabına güvence sözü, hatta toplumda bir bereket vesilesidir. Kişi kendi evine girdiğinde, hanımına, çocuklarına, bitişikteki konu komşuya da selam verilmelidir. Bu anlamda aile içinde, çok yakın çevrede yapılan selamlaşmanın, berekete sebep olacağı hadiste ifade olunmaktadır . ********************************************
İbn-i Mes´ud´dan: Bir adam Peygamberimize gelerek: - Ya Resûlallah! İçlerine katılmadığı halde bir topluluğu seven kişi hakkında ne dersin? diye sormuştu. Efendimiz buyurdu ki: - Kişi sevdiği ile beraberdir. --- Diğer bir rivayet ise şöyledir: Peygamberimize: - Ya Resûlallah! Bir adam bir topluluğu seviyor, ama içlerine katılmış değil, (yani onların yaptıkları gibi yapıyor değil, bu adamın durumu nedir? Bu sevgisinin bir değeri var mıdır?) diye sorulmuştu. Allah Resûlü: - Kişi sevdiği ile beraberdir, buyurdu. (Buhari-6168; Müslim-2640) August 17 CUMA'NIZ MUBAREK OLSUN...
August 10 MİRAÇ KANDİLİ....Feyiz ve bereketin coştuğu mübarek gecelerimizden biri de Miraç Gecesidir. Miraç bir yükseliştir, bütün süfli duygulardan, beşeri hislerden ter temiz bir kulluğa, en yüce mertebeye terakki ediştir. Resulullahın (a.s.m.) şahsında insanlığın önüne açılmış sınırsız bir terakki ufkudur. Bu ulvi seyahat, mucizelerin en büyüğüdür. Miraç mucizesi Kur'ân-ı Kerimde âyetlerle anlatılmış ve varlığı inkâr edilemeyecek bir şekilde ortaya konmuştur. Bu îlâhî yolculuğun ilk merhalesi olan Mescid-i Aksâya kadarki safha Kur'ân'da şöyle anlatılır: "Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir." (İsra Suresi, 1) Miraçın ikinci merhalesi de Mescid-i Aksâdan başlayarak semânın bütün tabakalarından geçip tâ İlâhi huzura varmasıdır. Bu safha da Necm Sûresinde şöyle' anlatılır: "O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. O'nun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi O'nun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakiki suretinde gördü. Sidre-i Müntehâda gördü. Ki, onun yanında Me'vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre'yi Allah'ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini gördü." (Necm Suresi, 7-18.) Miraç nasıl oldu? Miraç, Receb ayının 27. Gecesi Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail Aleyhisselâmın rehberliğinde Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ'ya, oradan semaya, yüce âlemlere, İlâhî huzura yükselmesidir. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam Mescid-i Haramdan (Mekke'den), Mescid-i Aksâ'ya (Kudüs'e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi. Kudüs'e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa'nın makamına uğradı, orada iki rekât namaz kıldı, daha sonra Mescid-i Aksâ'ya geldi. Orada bütün peygamberler kendisini karşıladı. Miraçını kutladılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam burada peygamberlere iki rekat namaz kıldırdı, bir hutbe okudu. Bir rivayette Hz. İsa'nın doğduğu yer olan Betlaham'a uğradı, orada da iki rekât namaz kıldı. Ve bugün Kubbetü's-Sahra'nın bulunduğu yerden Muallak Taşının üzerinden Miraça yükseldi. Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine "Hoş geldin" dediler, tebrik ettiler. Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü'l-müntehâ'ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra hergün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü'l-Ma'mur'u ziyaret etti. Hz. Cebrail'in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu. Süleyman Çelebi'nin dediği gibi "Aşikâre gördü Rabbü'l-izzeti/Âhirette öyle görür ümmeti" İnşaallah... Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Rabbinin huzurundan döndükten sonra Hz. Musa ile karşılaştı., "Allah ümmetine neyi farz kıldı?" diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam "50 vakit namaz" buyurdu. Hz. Musa'nın, "Rabbine dön, azaltması için Rabbinden niyazda bulun, ümmetin buna güç yetiremez" demesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, beş sefer Cenab-ı Hakka niyazda bulundu, her seferinde 10 vakit indi, sonunda beş vakitte karar kıldı. Daha sonra Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Hz. Cebrail'in rehberliğinde Cenneti, Cehennemi, âhiret menzillerini ve bütün âlemleri gezdi, gördü, Mekke'ye döndü. Sabah olunca Kabe'nin yanında Mekkelilere Miraçı anlattı. Onlar Peygamberimizden delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam de onlara yolda gördüğü kafilelerinden haber verdi. Kureyşliler hemen kafileleri karşılamak için Mekke dışına çıktılar. Gelenleri aynen Peygamberimizin Aleyhissalâtü Vesselam haber verdiği gibi gördüler, ama iman nasip olmadı. Ama yine de Peygamberimizden üst üste Miraça çıktığına dair delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Kudüs'e, Mescid-i Aksâ'ya uğradığını anlatınca Kureyşliler, "Bir ayda gidilebilen Bir yere Muhammed nasıl bir gecede gidip gelebilir?" diye itiraz ettiler, ardından da Mescid-i Aksâ'yı görmüş olanlar, "Mescid-i Aksâ'yı bize anlatır mısın?" diye Peygamberimize soru yönelttiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam şöyle anlattı: "Onların yalanlamalarından ve sorularından çok sıkıldım. Hatta o ana kadar öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Derken Cenab-ı Hak birden Beytü'l-Makdis'i bana gösterdi. Ben de ona bakarak her şeyi birer birer tarif ettim. Hatta bana, 'Beytü'l-Makdis'in kaç kapısı var?' diye sordular. Halbuki ben onun kapılarını saymamıştım. Beytü'l-Makdis karşımda görününce ona bakmaya ve kapılarını teker teker saymaya ve anlatmaya başladım." Bunun üzerine müşrikler: "Vallahi dos doğru tarif ettin" dediler, ama yine de iman etmediler. O esnada Hz. Ebû Bekir çıkageldi, müşrikler durumu ona haber verdiler. Hz. Ebû Bekir, "Eğer bu sözleri ondan duymuşsanız seksiz şüphesiz doğrudur" diyerek hemen tasdik etti ve bundan sonra Hz. Ebû Bekir "Sıddîk, tereddütsüz inanan" ünvanını aldı. Peygamberimiz neden mirac'a çıktı? Bir padişahın iki türlü konuşması vardır. Biri, bir vatandaşla telefon ederek küçük bir meseleyi görüşmesi. Diğeri de devlet başkanı, halifelik yönü ve milletin idarecisi olarak, emirlerini her tarafa duyurmak için özel bir elçisi ile konuşması, sohbet etmesi, onun aracılığı ile ferman yayınlamasıdır. Bu örnekte olduğu gibi Cenab-ı Hakkın da kulları ile iki tarzda muhatap olması vardır. Biri, özel ve cüz'i, diğeri de geniş ve genel mahiyette bir konuşması. Cenab-ı Hakkın bazı velilerle özel ve cüz'i anlamda ilham etmesi birinciye örnektir. Ama Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün velayet mertebelerinin üstünde bir büyüklük ve yücelikte, kâinatın Rabbi, bütün varlıkların Yaratıcısı olarak Cenab-ı Hakkın sohbetine müşerref olması ise ikinci ve mükemmel olanına misaldir. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam elçiliği iki taraflıdır. Birisi halktan Hakka, diğeri de Haktan halka. Birisi mi'râcin bâtıni tarafı olan velayet yönüdür, diğeri de zahiri tarafı olan risalet yönüdür. Yani Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam bizi temsilen Cenab-ı Hakkın huzuruna çıktı, başta insanlar olmak üzere bütün varlıkların ibadet, kulluk, tesbih ve zikirlerini toplu olarak (askerin komutana tekmil vermesi gibi) arz etti. Bu yönüyle Miraç halktan, insanlardan, varlıklardan Hakka bir gidiştir. Diğeri de Cenab-ı Hakkın biz kullarından istediklerini, emir ve yasaklarını Resul olarak getirmiştir. İbadetlerin özü ve esası olan beş vakit namazı Miraç hediyesi olarak getirmesi gibi... Peygamberimiz, Allah ile nasıl görüşebilir? Soru: "Bize herşeyden daha yakın olan Cenab-ı Hakka binlerce senelik mesafeyi aşarak yetmiş bin perdeyi geçtikten sonra Rabbiyle görüşmesi ne demektir?" Cenab-ı Hak herşeye herşeyden daha yakındır, fakat herşey O' na sonsuz şekilde uzaktır. Meselâ, güneşin insan gibi aklı olsa da bizimle konuşacak olsa, elimizdeki ayna aracılığıyla bizimle konuşabilir. Diğer taraftan biz bir çeşit ayna olan gözümüzle güneşe yaklaşabiliyoruz. Oysa güneş bize 150 milyon km. uzaklıkta bulunuyor, hiçbir şekilde ona yanaşamayız. Güneşe bir derece yaklaşmak için ancak Ay kadar büyümek lazım. Bu da mümkün değildir. Bu misalde olduğu gibi, gerçek anlamda Cenab-ı Hak herşeye yakındır, ama herşey ona sonsuz derece uzaktır. Ancak Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam, Cenab-ı Hakkın lütfuyla bir anda binlerce perdeyi geçerek Miraça yükselmiş; bütün manevi mertebeleri aşarak huzura varmıştır. Bir insan nasıl göklere çıkabilir? Soru: "Bunun bir örneği var mıdır? Bir uçak ancak 10-15 bin metre yukarı çıkabiliyor, bir uzay gemisi ancak Ay'a ve Venüs'e ulaşabiliyor. Bir insan birkaç dakika gibi kısa bir sürede milyonlarca metre uzaklara nasıl gidip gelebilir?" Yerküremiz, yani Dünya bir yılda yaklaşık 188 saatlik bir mesafeyi bir dakikada döner, yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede alır. Bu muazzam hareketi ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kudret, bir insanı Arş-ı Âlâya getiremez mi? Güneşin çevresinde o ağır cisim olan dünyayı gezdiren bir hikmet bir insan bedenini şimşek gibi Rahman'ın Arşına çıkaramaz mı? Peygamberimiz sadece ruhuyla gitse olmaz mıydı? Soru: "Öyleyse ise neden Miraça çıktı? Ne lüzumu var? Evliya gibi ruhu ve kalbi ile gitse yetmez miydi?" Cenab-ı Hak görünen ve görünmeyen âlemlerdeki güzellikleri göstermek için, kâinat fabrikasını ve merkezini gezdirmek, insanlığın amel ve ibadetlerinin âhiretteki neticesini göstermek için Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamı oralara davet etmesi gayet makuldür. Sadece ruhu ve kalbi ile değil, bu seyahate bedeninin de iştirak etmesi gerekir. Görünen âlemin anahtarı olan gözünü, işitilen âlemin anahtarı olan kulağını Arşa kadar birlikte alması gerektiği gibi, ruhunun sayısız görevlerini üstlenen âlet ve makinesi hükmünde olan mübarek bedenini Arşa kadar çıkarması akıl ve hikmet gereğidir. Zaten Cenab-ı Hak Cennette bedeni ruha arkadaş ediyor. Çünkü pekçok kulluk görevine ve sınırsız lezzetlere ve acılara beden kaynaklık etmektedir. Öyle ise bu mübarek beden ruha arkadaşlık edecektir. Cennette ruh bedenle birlikte olacaksa Cennetü'1-Me'vâ'nın gövdesi olan Sidretü'l-Müntehaya Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın zatının arkadaşlık etmesi hikmetin tâ kendisidir. Peygamberimiz Miraça sadece ruhen çıkmış olsaydı, zaten mucize olmazdı. Çünkü her veli ruhen ve kalben o âlemlere çıkabiliyor. Peygamberimiz kısa zamanda nasıl gidip geldi? Soru: "Birkaç dakikada binlerce yıllık mesafeye gidip gelmek aklen mümkün müdür?" Cenab-ı Hakkın sanatında hareket ve hızın derecesi farklı farklıdır. Sesin hızı ile ışığın hızı, elektriğin hızı, hatta ruhun ve hayalin hızı birbirinden bütünüyle farklıdır. Gezegenlerin hızları da birbirinden farklıdır. Meselâ ışığın hızı 300.000 km/sn iken sesin hızı 360 km/sn'dır. Acaba Peygamberimizin lâtif bedeninin yüce ruhuna tabi olması, ruh hızında hareketi nasıl akla ters gelebilir? Yine bir insan on dakika uyusa bazı olur ki, bir yıllık iş görebilir. Hatta bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, rüyada işittiği sözleri, konuştuğu kelimeleri toplansa uyanıkken bir gün, belki daha fazla bir zaman gerekir. Demek ki bir zaman dilimi iki kişiye göre değişebiliyor, birisine bir gün, diğerine de bir yıl hükmüne geçebilir. İşte Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, Burak'a binerek şimşek gibi bütün kâinatı gezip İlâhi huzura çıkıp Rabbiyle sohbet şerefine ermiş, Onun cemalini görmüş, emirlerini alıp dönüp gelmiştir. Miraçın benzeri bir olay var mıdır? Soru: "Peygamberimizin Miraça çıkması mümkündür. Fakat her mümkün gerçekleşmiyor. Bunun bir benzeri var mı ki kabul edelim?" Miraçın çok örnekleri vardır: Bir insan, gözüyle bir saniyede Neptün gezegenine çıkabilir. Bir bilim adamı, astronomi kanunlarına binerek tâ yıldızların arkasına bir dakikada gidebilir. İman sahibi her insan, namazın hareketlerine düşüncesini bindirerek bir çeşit Miraçla kâinata arkasına alarak İlâhî huzura girebilir. Kalb gözü açık bir veli, İlâhî sırlara kırk günde ulaşabilir. Hattâ Abdülkadir Geylânî ve İmam-ı Rabbanî gibi bazı evliyanın bir dakikada Arş-ı Âlâya kadar ruhen çıktıkları bildiriliyor. Yine nurlu bir cisme sahip olan melekler bir anda yerden Arşa, Arştan yeryüzüne gidip geliyorlar. Cennette, Cennet ehli mü'minler, Cennet bahçelerine kısa bir zamanda çıkabiliyorlar. Bu kadar örnekler gösteriyor ki, bütün evliyanın sultanı, bütün mü'minlerin imamı, bütün Cennet ehlinin reisi ve bütün meleklerin makbulü olan Resul-i Ekrem Efendimizin bir anda Miraça çıkması, dönmesi, bütün yüce âlemleri gezip görmesi gayet makuldür ve şüphesizdir. Miraçla gelen hediyeler Birincisi: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün iman hakikatlerini gözleriyle gördü. Melekleri, Cenneti, âhireti, hattâ Cenab-ı Hakkın cemâlini gözleriyle müşahede etti. Sözlerinde ve vaadinde en küçük bir hilafı, aksi beyanı olmayan o yüce insan mü'min ruhlara manen şöyle diyordu: "Sizin inandığınız, melekleri, âhireti, Rabbinizin Nur cemâlini bizzat gördüm; bu iman esasları vardır, mevcuttur; tereddüt ve şüphe etmeyiniz." Böylece mü'minler sonsuz bir imana ermenin saadetine kavuştular. İkincisi: İnsan herşeyi merak ediyor. Ayda hayat var mı, yok mu diye araştırıyor. Halbuki Ay O Ezelî Sultanın memleketinde ancak bir sinek kadar yer kaplıyor. Mü'minler merak ediyorlar. "Rabbimiz bizden ne istiyor? Acaba ne yaparsak Rabbimiz bizden razı olur? Bir yolunu bulsak da doğrudan doğruya Rabbimizle muhatap olsak, bizden ne istiyor, anlasaydık" derken, İki Cihan Serveri yetmiş bin perde arkasından ezel ve ebed Sultanının razı olacağı amelleri Miraç meyvesi olarak getirdi beşere hediye etti. Bu hediye başta namaz olmak üzere İslâmın diğer esasları ve ibadetleridir. Üçüncüsü: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam ebedî saadet definesinin anahtarını alıp getirmiş, cinlere ve insanlara hediye etmiştir. Peygamber Efendimiz kendi gözüyle Cenneti görmüş, sonsuz saadetin varlığını müşahede etmiş ve bu büyük müjdeyi haber vermiştir. Öyle ki, bir adama idam edileceği anda affedilerek padişahın yakınında bir saray verilse ne kadar sevinir. Öyle de bütün cinler ve insanlar sayısınca toplu bir müjde olan bu sevinç ne kadar önemli ve değerlidir. Dördüncüsü: Peygamber Efendimiz Miraçta Cenab-ı Hakkın cemalini görme nimetini tattı. Bu manevi nimetin Cennette mü'minlere de nasip olacağı müjdesini verdi. "Ayın on dördünü nasıl açıkça gözünüzle görüyorsanız, Rabbinizi de öyle Cennette apaçık göreceksiniz" buyurarak bu ezelî müjdeyi bizlere hediye olarak getirdi. Beşincisi: İnsan kâinatın en kıymetli bir meyvesi ve Kâinat Sahibinin en nazlı bir sevgilisi olduğu Miraçla anlaşıldı. Kâinata nisbetle küçük bir varlık, zayıf bir canlı olan insan bu meyve ile öyle bir dereceye çıktı ki, bütün varlıklar üzerinde bir makam ve mevki kazandı. Çünkü rütbesiz bir askere, "Sen paşa oldun" dense ne kadar sevinir. Öyle de âciz, fani, devamlı ayrılık ve zeval tokadını yiyen biçare insana birden, "Sonsuz ve baki bir Cennette Rahman ve Rahîm olan Allah'ın rahmetine gireceksin" dendiğinde o insan ne kadar büyük bir mevki ve makama çıkar. Cennette hayal hızında, ruh genişliğinde, akıl akıcılığında, kalbin bütün arzularında Cenab-ı Hakkın ebedi mülkünde seyir ve seyahate erecektir. Cenab-ı Hakkın nur cemalini seyretme nimetini tadacaktır. Böyle bir insanın kalb ve ruhu ne kadar büyük bir sevince kavuşur değil mi? Miraçın bu meyvesi insanın en büyük arzu ve hedefidir. (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 31. Söz.) Miraç Gecesi Namazı Miraç gecesi kılınacak namaz on iki rekattır. İki rekatte bir selam verilerek kılınacak olan namaz on iki rekat ile bitirilir. Her rekatte Fatihadan sonra on kere ihlas okunur. Kılınma zamanı yatsı namazı kılındıktan sonra, imsak vaktine kadar ki herhangi bir vakit olabilir. Bu oniki rekat namaz bittiği zaman selamdan sonra yüz defa : "Sübhanallahi vel hamdülillahi vela ilahe illallahü vallahü ekber vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyül azim" duası okunur. Ardından da yüz kere istiğfar yapılır. Miraç Gecesinin Gündüzünde Kılınacak Namaz Miraç gecesinin gündüzünde öğlen namazını kıldıktan sonra sonra dört rekat namaz kılınır. Bu namazın;birinci rekatında Fatiha' dan sonra bir kere Felak suresi, ikinci rekattan sonra bir kere Nas suresi, üçüncü rekatta üç kere Kadr suresi, dördüncü rekatta elli kere İhlas suresi okunur. http://www.islamiyet.gen.tr/mubarek_gun_ve_geceler/mirac_kandili.php#b1 Kaynaklar: 1. Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, 31. Söz 2. Mübarek Aylar Günler ve Geceler 3. Üç Aylar İbadet Rehberi June 29 NEREDE OLURSAN OL...TANRI ne kadar uğraştığını görüyor. Denemekten, çabalamaktan yorulup cesaretin kırıldığında, bil ki... TANRI döktüğün gözyaşlarını sayıyor. Kalbin taş kesilecek kadar ağladığında, bil ki... TANRI seni izliyor. Hayatın durduğunu, zamanın aleyhine işlediğini düşündüğünde, bil ki... TANRI cevabını biliyor. Hayallerin yıkılmış, umudun kalmamış ve kendi kendine neden böyle olduğunu soruyorsan, bil ki... TANRI sana fısıldıyor. Hiç neden yokken içinde tuhaf bir huzur hissettiğinde, bil ki... TANRI seni kolluyor. Bütün işlerin yolunda gidiyor ve teşekkür etmek için her an bir nedenin daha oluyorsa, bil ki... TANRI sana gülümsüyor. Bütün kalbinle dilediğin şey sonunda gerçek olduysa, bil ki.. Nerede olursan ol, ne düşünürsen düşün, ne yaparsan yap... June 15 HERSEYIN BIR KADERI VAR...Herşeyin Bir Kaderi Var...
KİM yaratıyor kâinat sarayındaki sanat eserlerini? Bu faaliyetleri yürüten, yıldızları çarptırmadan döndüren, dünyadaki canlılara vakti vaktine rızık veren kim? Kimdir o yaratıcı ki, toplu iğne başı kadar bir tohumdan dev gibi bir ağaç, bir damla sudan insan çıkartıyor?
"Doğa" diyor bazı kimseler. Peki, nedir doğa? En kısa tanımıyla, canlı ve cansızların toplamı. Cansızların kendi başlarına bir şey yapamayacakları apaçık bir gerçek. Çekici, çiviyi, tahtayı koy bir odaya, yıllarca bekle, bilgili bir usta bunları kullanmadığı sürece bir sehpa bile yapılamayacaktır. Toprak, hava, su ve güneş ışığı, elbette çekiçten, çividen ve tahtadan daha bilgili değiller. Oysa bir kar tanesi bile sehpadan daha mükemmel. Cansız, akılsız, şuursuz, kuvvetten, iradeden yoksun cansızların basit bir canlıyı bile yapamayacağı açık. Gelelim canlılara... Bunların da en şuurlusu insan. Canlıları yapmak şöyle dursun, minnacık bir yaprağı bile yapmaktan aciz. Üstelik o, kendini yaratanı arıyor. Doğa, canlılarla cansızlardan meydana geldiğine ve bunların da hiçbir şeyi yaratamayacakları kesin olduğuna göre, bu kâinatı ve kâinattaki bütün sanat eserlerini sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi olan bir zatın yarattığı açıkça görülebilir. "Doğa yasaları" tabirini dillerine dolayanlara sor bakalım: "Bu yasalar akıllı, şuurlu, iradeli gören, işiten şeyler mi?" "Hayır!" diyecekler. Çünkü bu soruya "evet" cevabı vermenin aklı inkâr etmekten farkı yoktur. Oysa yukarıda saydığımız özelliklere sahip olmayan, yaratıcı da olamaz. Kaldı ki, yeryüzündeki yasalar bir yasa koyucunun varlığına delildir. Çünkü yasa varsa, onu koyan biri de vardır. Hiçbir yasa kendi kendine ortaya çıkamaz. Ayrıca, yasaların uygulanması için bir hâkime ihtiyaç vardır. Hâkim olmadı mı hiç bir yasa kendi başına iş göremez. June 08 Tovbenızı tehir etmeyın...
June 06 GIYBETİN ANLAMI......Allah Resûlü, ölü bir katırın yanından geçiyordu. Ashabına dönerek şöyle buyurdular: "Kişinin karnını doyuruncaya kadar şu ölü hayvandan (leşten) yemesi, elbette bir müslümanın (gıybetini yaparak) etini yemesinden daha hayırlıdır.- (İbn-i Hibban) Allah Resûlü, bu hadislerinde, gıybetin ne derece iğrenç ve tiksindirici bir günah olduğunu çok çıplak bir misalle gözler önüne sermektedir. Leş yemenin, bir insanın gıybetini yaparak âdeta ölüsünün etini yeme yanında çok masum ve temiz kaldığı ifade olunmaktadır. Temiz huylu, sağduyulu hiçbir insan, böylesine tiksindirici bir günaha tenezzül etmez. June 01 İslam'da ya hep ya hiççilik yoktur!!!İslam'da 'ya hep ya hiç'çilik yoktur!..
May 29 HADİS-İ ŞERİFEbu Hureyre´den: "Allah kim için hayır murad ederse, onu bazı dert ve belalara uğratır." (Buhari - 5645) Dünyada dertli olmak, acı çekmek, mü´min için hayırlılık ifadesi, günah ve azaptan kurtuluş göstergesidir. Allah, sevdiği kulun günahlarının cezasını âhirete bırakmaz. Dünyada ona bazı dert ve acılar vererek bunları, kulun günahlarına keffaret yapar. Onu âhirete temizlenmiş ve arınmış olarak alır. Allah hayır murad etmediği kullarına ise, dünyada dert ve acı çektirmez; ferah ve rahat içinde yaşatır. Günahlarının cezasını ise, âhirette topluca ödetir May 21 KEVSERKevser
"Ebter" diyorlardı. "Nesli kesik" demekti bu kelime. Câhiliye Arapları için erkek evlat önemliydi. Kız çocuklarını hakir görüyor, onlardan utanıyor, daha da ileri gidip diri diri topraklara gömüyorlardı yavrucakları. Nesli devam ettirecek olan erkek çocuktu, onlara göre. Oysa Peygamberimizin erkek evladı yoktu. Doğanlar da kısa bir süre sonra vefat etmişlerdi. Bunu bile dillerine dolamışlardı müşrikler. Sadece kız babası olması sebebiyle o Şanlı Nebi'ye hakaret ediyor, incitiyorlardı onu. Güya nesli devam etmeyecekti Peygamberimizin. Bunun üzerine Kevser sûresi indi. Rahman, o sonsuz merhametiyle Resûlünü teselli etti ve kâfirlere de cevap verdi. "Sana kevseri verdik" buyuruyordu Rabbimiz. "Ebter" öbürleriydi, o azgınlar güruhu. Peki neydi kevser, ya da kimdi?
Tefsirler muhtelif... Kevser, cennette Allah Resûlüne verilecek bir havuzun adıdır, diyenler var. Onun sünnetine ittiba edenler, onun yolundan gidenler yararlanacaklar bu havuzdan. Adını ve hikmetini bir derece biliyoruz, ama mahiyetini bilmiyoruz. Bilmemize de imkân yok, çünkü biz henüz dünyadayız. Dünyevî mikyaslarla âhiret âlemlerini tahayyül etmek bile mümkün değil. Ana rahmindeki bir çocuk, hiç görmediği, ama sadece adını duyduğu okyanusu, güneşi, ağacı nasıl hayâl bile edemezse, dünyanın karnında olan bizler de âhireti tahayyül edemeyiz. Âhiret ile dünyanın farkı, dünya ile rahmin farkı gibidir. "Kevser, Fatımadır" diyenler de var. Bir feyz ve nur pınarıydı O. İnsanlık âleminin ve İslâmiyet semasının en parlak yıldızları onun neslinden geldi. Sayısız imamlar, âlimler ve velilere anne oldu. "Her nebinin nesli kendindendir, benim neslim ise Alinin neslidir" buyurmuştu Peygamberimiz. Yani Fatımanın nesli. Bu kutlu nesil, her nereye giderse orayı yeşerten bir duru su gibi, ulaşabildiği bütün beldeleri İslâm bahçelerine çevirdi. "Kevser, Kurândır" bir kavle göre. Kurânın nuruyla, pek azı müstesna olmak üzere, o zamanın bütün insanları nurlandı, İslâma girdi, bir bakıma Peygamberimizin nesli oldu. Ebu Cehilin oğlu İkrime bile İslâm saflarına katılıp, babasının izinden ayrıldı. Böylece müşriklerin nesilleri kesildi, ama Peygamberimizin manevî nesli gür bir ırmak gibi istikbal cânibine akmaya başladı. Ebediyete kadar da akacak bu kutlu nehir. Tarih gösterdi ki, "ebter" olanlar ancak müşriklerdir. Bu âyette bir de müjde vardı, Allah, istikbalde İslâmın galebe edeceğini îma yoluyla bildiriyor, Resûlünü teselli ediyordu. Bu örtülü mânâyı Efendimizin anlamaması mümkün mü! Kevser kelimesinin daha pekçok mânâsı var. Birini alıp öbürlerini terketmeye de hiç gerek yok. Çünkü, bu anlamların hiçbiri diğerlerine aykırı değil. Kurân, mûcize derecesinde vecizdir. İşte en güzel örneklerden biri Kevser sûresi! En meşhur mânâyı "cennetteki havuz" diye kabul edersek, öbür mânâlar benzetme yoluyla bildirilmiş demektir. Burada, Kurânın bir edebiyat mûcizesi olduğunu da hemen hatırlayalım. May 18 EY DIPDIRI OLÜ
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|