CaDy's profileBIR CaDy VARDI CANI SIKI...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    October 19

    Cuma'nız mübarek olsun.......

     
    1. Ey hataları mağfiret eden

    2. Ey belalari kaldıran

    3. Ey ümitler Kendisinde son bulan

    4. Ey ihsani bol veren

    5. Ey hediyeleri geniş olan

    6. Ey mahlukata rızk veren

    7. Ey ölümlere karar veren

    8. Ey şikayetleri işiten

    9. Ey askerleri gönderen

    10. Ey esirleri salıveren




    Sen bütün kusur ve noksan sıfatlardan münezzehsin, Senden baska İlah yok ki bize imdat etsin. Emân ver bize, emân diliyoruz. Bizi Cehennemden kurtar.

    DUANIN YERİ VE ZAMANI

    Allah'ın Kuran'da tarif ettiği duada kişi Allah'ın kendisini gördüğünü, duyduğunu kavramış, O'na saygı ve korkuyla boyun eğmiş ve O'nun önünde kulluğunu açıkça kabul etmiştir.   

    Kuran'a bakıldığında duanın belli bir zamanı olmadığı görülür. İnsanı dua etmeye yönelten her türlü istek, bu ibadetin vaktinin geldiğinin göstergesidir. İnsanın istek ve ihtiyaçları sürekli olduğu için duası da sürekli olmalıdır. Yani duanın belirli bir vakti, saati yoktur.  

    Ancak Kuran'da, duada konsantrasyonun daha kolay sağlanacağı, günlük uğraşların dışında kalan saatlere, yani geceye ve sabah namazı vaktine dikkat çekilmektedir. Bir ayette müminler "... seher vakitlerinde bağışlanma dileyenler" (Al-i İmran Suresi, 17) olarak tarif edilmekte ve dolayısıyla günün bu en erken saatinin önemi vurgulanmaktadır. Başka ayetlerde ise, gece vaktinin, hareketli olan gündüze göre düşünme, okuma ve duaya daha elverişli olduğu şöyle bildirilmektedir:   

    "Doğrusu gece neşesi (gece ibadeti, insanın iç dünyasında uyandırdığı) etki bakımından daha kuvvetli, okumak bakımından daha sağlamdır. Çünkü gündüz, senin için uzun uğraşılar vardır. Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzemmil Suresi, 6-8)   

    Dua için belli bir zaman sınırı konulmamış olmasına rağmen, Kuran'ın seher vaktine ve geceye dikkat çekmesinin büyük hikmetleri vardır. Allah ile yakın bir bağlantı kurarak samimi bir dua ile güne başlayan müminin gün içinde Allah'ın rızasını unutması ya da sınırlarını göz ardı etmesi ihtimali çok azalır. Güne dua ile başlayan insan, gün boyunca Allah'ın kendisini izlediğinin bilinci ile hareket eder.   

    Kuran'da öğütlenmiş olan gece duası da gün içinde dünyevi uğraşlarla vakit geçiren insanın kendi kendine bir vicdan muhasebesi yapmasına vesile olur. İnsanın gün içinde başına gelen ve zahiren olumsuz gibi gördüğü olayları daha hikmetli, tevekküllü ve şuurlu bir biçimde değerlendirmesini sağlar.  

    İnsanın gece saatlerinde dua için zaman ayırması, gün içinde yapılan hataların gözden geçirilmesine ve bu hatalardan dolayı tevbe edilmesine, bağışlanma dilemesine ve günlük uğraşıların insan ruhunda yarattığı muhtemel olumsuzlukların önüne geçilmesine bir vesiledir.   

    Dua için belli bir mekan da yoktur. İnsan çarşıda, sokakta, otomobilinin içinde, okulda, işyerinde, kısacası her yerde dua edebilir. Değişik mekanlarda olmanın herhangi bir önemi yoktur. Ancak önemli olan insanın her nerede olursa olsun Allah'ın kendisine şah damarından daha yakın olduğunu unutmamasıdır. Kuran'da peygamberlerin her an ve her yerde dua ettikleri haber verilir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:   

    "(Musa) Hemencecik onların sürülerini suladı, sonra yine gölgeye çekilerek dedi ki: "Rabbim, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım." (Kasas Suresi, 24)

                           

     Dualarımız Neden Kabul Edilmiyor?
        İbrahim b. Edhem, Basra çarşısında gezerken şöyle bir soruya muhatap olmuştur: "Ey Ebu İshak! Allah, Kur'an'da `Bana dua edin, dualarınızı kabul edeyim' buyuruyor. Biz dua ediyoruz; ama Allah duamıza karşılık vermiyor." Bunun üzerine İbrahim b. Edhem şöyle buyurmuştur:
        Çünkü sizin kalplerinizi on şey öldürmüş:
        * Allah'ı biliyorsunuz; ama 0'nun hakkını vermiyorsunuz, eda etmiyorsunuz..
        * Kur'an'ı okuyorsunuz; ama onunla amel etmiyorsunuz..
        * Allah Rasûlü'nü sevdiğinizi iddia ediyorsunuz; ama 0'nun sünnetini terk ediyorsunuz..
        * Şeytanın, düşmanınız olduğunu iddia ediyorsunuz, sonra da ona muvafık hareket ediyorsunuz..
        * Cennete müştâk olduğunuzu ifade ediyorsunuz, onun için çalışmıyorsunuz..
        * Cehennemden korktuğunuzu söylüyorsunuz, ondan kaçmıyorsunuz..
        * Ölümün hak olduğunu söylüyor; fakat onun için hazırlık yapmıyorsunuz..
        * İnsanların ayıplarıyla uğraşıp kendi ayıplarınızı unutuyorsunuz..
        * Allah'ın nimetlerini yiyor; fakat şükrünü eda etmiyorsunuz..
        * Ölülerinizi defnediyorsunuz; fakat ibret almıyorsunuz...

        Dualarınız nasıl kabûl edilsin ki!
        Bediüzzaman da; duanın mü'min kardeşi için gıyaben yapılmasının, Kur'an ve hadislerdeki duaları etmenin, hulûs, huşû ve huzuru kalple, namazlardan sonra, cuma ve icabet saatinde, üç aylar ve mübarek gecelerde yapılmasının kabule daha yakın olacağını belirtir, "Duam kabul edilmedi'' demenin mahzuruna dikkat çeker ve "Daha duanın vakti bitmedi veya daha iyi bir surette kabul edilmiş" demenin uygun olduğunu bildirir. "Dua ya bizzat istenilen şeyle makbul olur, ya da daha evlâsı verilir. Dua ubudiyetin ruhudur. Dua külliyet kesbederek devam etse, netice vermesi gâliptir. Dua üç nevidir: Birincisi; istidat lisanıyladır, ikincisi; ihtiyâc-ı fıtrî lisanıyladır, üçüncüsü de îhtiyaç dairesinde şuur sahiplerinin duasıdır." Unutmayalım ki; Allah (c.c.) "Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi."

      
     
                         
     
    October 08

    Bu gecenin kadrini bilelim ki, bizim de kadrimiz bilinsin

    Kadir Gecesi'nde tam bir kadirşinaslık hâli hâkimdir. Rabbinden razı olan kul, O'na boyun büküp iltica etmekte, Rabbimiz de bu "kadir biliş"e karşılık ikramlarını sağanak sağanak yağdırmaktadır.

    Kadir; değer, kıymet, ölçü ve kudret mânâlarına geliyor. Rabbimiz nasıl ahirette kullarına hikmetinden daha çok kudretiyle muamele edecekse Kadir Gecesi'nde de aynısını yaşayacağız. Bu gecede, her geceyi Kadir bilenlere ve Kadir'i ihya edip hürmet gösterenlere İlâhî varidat dolu dolu gelecek. Bunları elde etmek için, Kadr'in kıymetini bilmek, yağan manevi yağmurla kalbimizi yıkayabilmek için bu geceyi bir altın fırsat olarak bilmek gerekiyor.

    Maalesef bu gece herkes için 'bin aydan hayırlı' olmayacak. Bu, her geceyi Kadir bilenler ve Kadir gecesini sevip, hürmet gösterip, ihya edenler için geçerli olacak. Siz gidip saklanırsanız, her tarafı sağanak götürse de size bir damlası düşmeyebilir!

    Kadir Gecesi'nin hangi gece olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber genellikle Ramazan'ın 27'nci gecesi olduğunda karar kılınmıştır. Hz. Peygamber (sas) bunun kesinlikle hangi gece olduğunu belirtmemiş; ancak "Siz Kadir Gecesi'ni Ramazan'ın son on günü içerisindeki tek rakamlı gecelerde arayınız." (Buhârî, Leyletü'l-Kadir, 3) buyurmuştur.

    Namaz, tövbe ve dua

    Kadir Gecesi'ni, namaz kılarak, Kur'an-ı Kerim okuyarak, tevbe, istiğfâr ederek ve dua yaparak değerlendirmeliyiz. Üzerinde namaz borcu olanların nafile namazı kılmadan önce hiç değilse beş vakit kaza namazı kılmaları daha faziletlidir. Kazası yoksa nafile kılar. Süfyan-ı Sevrî, "Kadir Gecesi dua ve istiğfar etmek namazdan sevimlidir. Kur'ân okuyup sonra dua etmek daha güzeldir." (Tecrid-i Sarih Tercemesi, VI, 313) demiştir.

    Neden gizli tutulmuştur?

    Allahü Teâlâ hikmeti gereği Kadir Gecesi'ni ve onun dışında daha bazı şeyleri de gizli tutmuştur. Mesela, duanın kabul olduğu saati cuma günü içinde, makbul velisini insanlar içinde, eceli ömür içinde ve kıyametin vaktini de dünya ömrü içinde saklamıştır. Yine en büyük ismi olan İsm-i Azam'ı da diğer ismi içinde gizlemiştir. Bunların gizli tutulmasından maksat müminlerin uyanık, dikkatli ve devamlı Allah'a ibadet ve taat içerisinde olmalarını sağlamaktır. Müminler bu geceyi gaflet içerisinde geçirmemeli, ibadet ve taatle değerlendirmelidir. Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur: "Kim Kadir Gecesi'ni, faziletine inanarak ve alacağı sevabı Allah'tan bekleyerek ibadet ve taatle geçirirse geçmiş günahları bağışlanır." (Buhârî, Kadir, 1).

    Melekler dünyaya nasıl iner?

    Melekler "saf saf/grup grup" inerler. Kadir Sûresi'nde bu iniş anlatılırken, zorluk ifade eden bir fiil kipi kullanılır: "Tenezzelü" yani o kadar çok melek, o kadar ciddi bir arzu ile iner ki, hep birlikte bir yerden geçiyorlarmış gibi bir sıkışıklık ve zorluk yaşanır. Ve bu iniş şafak sökünceye kadar devam eder.

    O af ânını yakalayalım

    Bu gecenin öyle bir anı vardır ki o anda yapılan ibadet ve dualar mutlaka makbul olur. Bu önemli anı yakalamak için gecenin bütününü tevbe ve istiğfar ile geçirmek gerekir. Gecenin bütününü ibadetle geçiremeyenler en azından teravihten sonra bir miktar oturup dua etmelidirler.


    September 27

    Dua...

    Allah'ım Senden şu isimlerinin hakkı için istiyor ve yalvarıyorum.

    1-Ey her şeyin Gerçek Mâbudu olan Allah
    2-Ey dünyada dost ve düşman ayırt etmeden bütün mahlukatını rızıklandıran Rahman
    3-Ey âhirette sadece dostlarına rahmet edecek olan Rahim
    4-Ey herseyi hakkıyla bilen Alîm
    5-Ey yarattıklarına son derece yumuşak muamele eden Halîm
    6-Ey sonsuz büyüklük ve yücelik sahibi olan Azîm
    7-Ey herşeyi yerli yerinde yapan Hakîm
    8-Ey varlığının başlangıcı olmayan Kadîm
    9-Ey herşeyi ayakta tutan Mukîm
    10-Ey iyilik ve ikrami bol olan Kerîm Sen bütün kusur ve noksan
    sıfatlardan münezzehsin, Senden baska İlah yok ki bize imdat etsin.
    Emân ver bize, emân diliyoruz. Bizi Cehennemden kurtar.

    ஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐஐ

    1-Ey efendilerin efendisi
    2-Ey dualara cevap veren
    3-Ey iyiliklerin sahibi
    4-Ey dereceleri yükselten
    5-Ey bereketleri büyük olan
    6-Ey hataları bağışlayan
    7-Ey belaları def eden
    8-Ey sesleri işiten
    9-Ey dilekleri veren
    10-Ey sır ve gizlilikleri bilen.
    Sen bütün kusur ve noksan
    sıfatlardan münezzehsin, Senden baska İlah yok ki bize imdat etsin.
    Emân ver bize, emân diliyoruz. Bizi Cehennemden kurtar.


    --
    September 24

    NAMAZ VE SEYTAN.............

    - Ya Muhammed, o her ne zaman ki, namaza kalkmak ister; tutarım .
    • Ona vesvese veririm. Derim ki: "henüz vakti var. Sende meşgulsün. Hele şimdilik işine bak sonra kılarsın." Böylece o: Vaktinin dışında namazını kılar. Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır. Şayet o kimse beni mağlup ederse; ona insan şeytanlarından birini yollarım... Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar.
    • O, bunda da beni mağlup ederse; bu sefer onun hesabını namazında görmeye bakarım. O namazın içinde iken;  sağa bak, sola bak derim. O da bakar. O ki böyle yaptı. Yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona: Sen ebedi yaramaz bi iş yaptın. Derim ve böylece onun huzurunu bozarım. Sende bilirsin ki ya Muhammed, her kim namazda , sağa ve sola çokça bakarsa , Allah onun namazını kabul etmez.
    • Bunda da ona mağlup olursam. Yalnız başına namaz kıldığında yanına giderim. Ve ona; çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da, başlar; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun, gagası ile yerden birşeyler topladığı gibi.
    • Bu işi yaptırmakta da ona başarı kazanamazsam bu sefer, cemaatle namaz kılarken onun yanına varırım. Orada başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rükü'dan kaldırırım. İmamdan evvel de secde ve rüku yaptırırım. İşte o böyle yaptığı için, kıyamet günü, Allah onun başını eşek başına çevirir.
    • O kimse bunda da beni yener ise. Bu defa, ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o beni tesbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam.
    • Bunda da mağlup olursam, bu sefer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince, o esnemeye başlar. Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa; onun içine küçük bir şeytan girer, dünya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır. İşteb undan sonra o kimse, hep bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Dediklerimizi yapar.

    Şeytan bundan sonra konuşmasına devam etti :  
    -Sen ümmetin hangi saadetinten ferah duyarsın ki ? Ben onlara ne tuzaklar kurarım... ne tuzaklar. Miskinlerine , çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim ki :  
    -Namaz size göre değil.. O, Allah'ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir.  
     Sonra hastalara giderim :  
    -Namaz kılmayı bırak " derim çünkü Allah-ü Teala:
    "hastalara zorluk yok....
    ." (24/61) buyurdu.  İyi olduğun zaman kılarsın. Ve böylece o, namazını bırakır. Hatta küfre de gidebilir. Şayet o, hastalığında namazı terkederek ölüp giderse, Allah'ın huzuruna çıkarken, Allah-ü Teala'yı öfkeli bulur.  
       
    Sonra şöyle dedi :  
    -Ya Muhammed, eğer bu sözlerime yalan kattımsa, beni akrep soksun. Sonra.... Eğer yalan varsa .. Allah 'tan dile beni kül eylesin.

    İblis bundan sonra konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi :  
    -Ya Muhammed, sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun ? Halbuki ben onların altı da birini dininden çıkardım.

    Şeytanın Arkadaşları

    Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz ona, yani İblis'e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi :  
    -Ya lain, senin oturma arkadaşın kim ?        
    -Faiz yiyen.  
    -Dostun kim ?       
    -Zina eden.  
    -Yatak arkadaşın kim ?      
    - Sarhoş  
    -Misafirin kim ?         
    -Hırsız.  
    -Elçin kim ?         
    -Sihirbazlar.  
    -Gözün nuru nedir?      
    -Karı boşamak.  
    -Sevgilin kim ?       
    -Cuma namazını bırakanlar.  
    -Ya lain, senin kalbini ne yıkar ?     
    -Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi.  
    -Senin cismini ne eritir ?        
    -Tevbe edenlerin tevbesi.  
    -Ciğerini ne parçalar, ne çürütür ?    
    -Gece ve gündüz, Allah'a yapılan bol bol istiğfar.  
    -Yüzünü ne buruşturur ?         
    -Gizli sadaka.  
    -Gözlerini kör eden nedir ?        
    -Gece namazı.  
    -Başını eğdiren nedir ?         
    -Çokça kılınan cemaatle namaz.  
    -Sana göre insanların en saadetlisi (!) kimdir?     
    -Namazını bilerek kasden bırakanlar.  
    -İnsanların en şakisi kimdir ?     
    -Cimriler  
    -Seni işinden ne alıkoyar ?    
    -Ulema meclisleri  
    -Yemeğini nasıl yersin ?       
    -Sol elimle parmaklarımın ucu ile.  
    -Sam yeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin ?  
    -İnsanların tırnaklarının arasında.  
    -Rabbinden neler talep ettin ?   
    -On şey talep ettim.  
    - Nedir onlar ya lain ?  
    -Şunlardır : 

    Şeytanın Allah'tan On Talebi

    1. Allah'tan diledim ki, beni ademoğullarının malına ve evladına ortak ede. Bu ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu:  "Onlara ortak ol... Mallarına ve çocuklarına . Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara gurur vaad eder..." (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir.

    • Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim, faiz ve haram karışan yemeklerden yerim. Şeytandan Allah'a sığınılmayan  malın da ortağıyım.
    • Cinsi münasebet anında; Allah'a şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim. Ve o her birleşmeden hasıl olan çocuk, bize itaat eder. Sözümüzü dinler.
    • Her kim hayvana binerken, helal yola gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, bende onunla beraber binerim. Yol  arkadaşı ve binek arkadaşı olurum. Bu da Ayet-İ Kerime ile sabittir. "Onlar üzerine süvarilerinle, piyadelerinle yaygara çıkart." (17/64)

    2. Allah-ü Teala'dan diledim ki : Bana bir ev vere .. Bu dilediğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi.  
    3 .Diledim ki bana bir mescid vere. Pazar yerlerini bana mescid yaptı.  
    4. Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı olarak verdi.  
    5. İstedim ki; bir ezan vere , Mezmurları verdi.  
    6. Diledim ki; bana bir yatak arkadaşı vere.. Sarhoşları verdi.  
    7. Diledim ki; bana yardımcılar vere... Bunun içinde kaderiye mensuplarını verdi.  
    8. İstedim ki; bana kardeşler vere... Mallarını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlarda şu Ayet-i Kerime ile sabittir :  
    "
    O kimseler ki ; mallarını boş yere harcarlar... Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır." (17/27)

    Bir ara Resullullah (s.a.) Efendimiz şöyle buyurdu :  
    - Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabındaki ayetlerle ispat etmeseydin. Seni tastik etmezdim.  
    Bundan sonra İblis devam etti :  
    -Ya Muhammed, Allah'tan diledim ki; ademoğullarını ben göreyim; ama onlar beni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine getirdi. Diledim ki; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa; Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp giderim. Gezerim. Hem nasıl istersem. Bütün bu isteklerimi verdi . " Hepsi sana verildi, buyurdu. " Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra şunu da ekleyeyim ki ; benimle beraber olanlar , seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte... Böylece kıyamete kadar, ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar.

    Bundan sonrasını İblis şöyle anlattı :

    • Benim bir oğlum vardır. Adı: ATEME'dir. Bir kul, yatsı namazını kılmadan uyursa gider; onun kulağına bevleder. Eğer böyle olmasaydı; imkan yok, insanlar namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı.
    • Benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da MÜTEKAZİ 'dir. Bunun vazifesi de ; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır. Mesela bir kul , gizli bir taat işlerse .. ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa MÜTEKAZİ onu dürter. En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya muvaffak olur. Böylece ; Allah-ü Teala onun yüz sevabından doksan dokuzunu imha eder. Çünkü bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir.
    • Sonra .. Benim bir oğlum daha vardır . Onun adı da KÜHAYL dir. Bunun işi de, insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa, ulema meclisinde ve hatip hutbe okurken. Bu sürme onların gözüne çekildi mi , uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitmezler. Böylece hiç sevap alamazlar.

    Bundan sonra İblis şöyle anlattı :

    -Hangi kadın olursa olsun .. Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur. Ve onu, bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Mesela:  Elini kolunu dışarı çıkar ; göster. Der .. o da  bu emri tutar. Elini, kolunu açar, gösterir. Bundan sonra, o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar.

    İblis bundan sonra ; Resullullah (s.a.) Efendimiz' e kendi durumunu anlatmaya başladı :

    -Ya Muhammed bir insanı delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur. Ben ancak vesvese veririm. Ve bir şeyi güzel gösteririm. O kadar. Eğer delalete sürüklemek elimde olsaydı, yeryüzünde;  "Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah'ın resülüdür." diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini delalete düşürürdüm. Nasıl ki senin elinde de, hidayet nevinden bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın Resulusun. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı, yeryüzünde tek kafir bırakmazdın. Sen Allah'ın halkı üzerinde bir hüccetsin. Bende , kendisi için ezelde şekavey yazılan kimselere sebebim. Said olan kimse, taa, ana karnında iken saiddir. Şaki olan da  yine ana karnında iken şakidir. Saadet ehli kılan da Allah, Şekavet ehli kılan da Allah .

    Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu.  
    "
    Bunlar, taa sonuna kadar böyle değişik şekilde devam edecek... Ancak Rabbın esirgedikleri hariç.."
    (11/118-119)  
    "
    Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir." (33/38)

    Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz, İblise şöyle buyurdu :  
    -Ya Ebamürre, acaba senin bir tevbe etmen ve Allah' a dönmen mümkün değil mi ? Cennete girmene kefil olurum.  
    Bunun üzerine İblis şöyle dedi :  
    -Ya Resullullah, iş verilen hükme göre oldu. Karar yazan kalemde kurudu. Kıyamete kadar olacak işler olacaktır. Seni peygamberlerin efendisi kılan, cennetin ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah'tır. Ve O: bütün eksik sıfatlardan münezzehtir. 
      
    Ve İblis cümlelerini şöyle tamamladı :  
    -İşte bu söylediklerim sana son sözümdür. Ve bütün söylediklerimi de doğru dedim.

     Evvel, ahir, zahir batın, alemlerin Rabbı olan Allah' a hamd olsun.  
     Efendimiz Muhammet Nebiye Allah salat eylesin. Keza onun ailene de ashabına da ...Amin

     
    September 13

    HZ.SULEYMAN VE KARINCA...

    Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar. Karınca da,
    - "Bir buğday tanesi yerim" diye cevap verir.
    Cevabın doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber
    (a.s) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava
    alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler.
    Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin
    yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır.
    Acaba neden yemedi?
    Bunun üzerine Hz. Süleyman ( a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar.
    Karınca da, "Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah( c.c) verirdi. Ben de O' na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla
    unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet
    bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim.
    Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek,diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım" diye
    cevap verdi.
    Allah (c.c) cümlemizi kul kapısına baktırmasın...
    Günümüzde hepimiz iktisat etmeye (ç)alışalım.
    AMİNNNNN

    __._,_.___  

    September 12

    Ramazan serifleriniz hayırlı olsun

     Selman-ı Farisi Radiyallâhu Anh anlatıyor:

    Resul-i Ekrem Efendimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellem Şaban ayının son gününde bize okuduğu bir hutbede şöyle buyurdu:

    "Ey insanlar, büyük ve mübarek bir ay yaklaştı, gölgesi başınıza geldi.

    Bu öyle bir aydır ki, içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi vardır.

    Allah o mübarek ayın gündüzlerinde orucu farz, gecelerinde nafile namazları meşru kıldı.

    Bu ayda küçük büyük bir hayır yapan insan başka aylarda bir farz eda etmiş gibi sevap alır.

    Bu ayda bir farzı yapmak, başka aylarda yetmiş farz yerine geçer.

    Bu ay Allah için açlık ve susuzluğun, taat ve ibadetin meşakkatlerine sabır ve tahammül ayıdır. Sabrın karşılığı da Cennettir.

    Bu ay yardımlaşma ayıdır, bu ay mü´minlerin rızkını arttıracak aydır.

    Bu ayda her kim oruçlu bir mü´mine iftar edecek bir şey verirse, yaptığı bu iş günahlarının bağışlanmasına ve Cehennemden azat olmasına sebep olur. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmeden onun kadar sevaba kavuşur.

    Ashab-ı Kiramdan bazıları, -Ya Resulallah, hepimiz oruçluya iftar edecek bir şey bulup verecek durumda değiliz- dediler.

    Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellem, -Allah bu sevabı bir tek hurma ile, bir içim su ile, bir yudum süt ile oruçlu mü´mine iftar ettirene de verir- buyurdular ve hutbelerine şöyle devam ettiler:

    Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennemden kurtuluştur.

    Bu ayda her kim kölesinin (işçi ve hizmetçisinin) işini hafifletirse Allah onu affeder ve Cehennemden uzak tutar.

    Bunun için bu ayda şu söyleyeceğim dört hasletten ikisi ile Rabbinizi razı kılarsınız, diğer ikisinden ise hiçbir vakitte ayrı kalamazsınız.

    Rabbinizin rızasına sebep olan hasletlerin birisi, Kelime i Şehadete devam etmeniz, diğeri de Allah´tan mağfiret dilemenizdir.

    Vazgeçemeyeceğiniz iki hasletin biri Allah´tan Cenneti istemek, diğeri Cehennemden Allah´a sığınmaktır.

    Her kim oruçluya bir yudum su verirse, Allah da ona benim mahşerdeki havuzumdan öyle bir su içirecektir ki, Cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir." (et-Tergib ve´t-Terhib, 2:94-95)



    Ramazan´ın ilk günüyle birlikte nur ve feyiz dolu bir mevsimi yaşamaya başlarız. Kâinat şenlenir, dünya Cennetten süzülen nuranî bir hava ile dolup taşar.

    Ulvî âlemlerin masum ve mübarek sakinleri öbek öbek mü´minlerin çevresini sarar; rahmet ülkesinden müjdeler, kâinatın Rabbinden selâmlar ve mağfiret ümitleri getirirler.

    Mukaddes kelâmın nâzil oluşunun yıldönümü olan Ramazan ayını, mü´minlerle birlikte cinler, melekler; ve ağacı, çiçeği, böceği, kurdu, kuşu, denizi ve deryasıyla yaşlı dünyamız da kutlar. Görünen ve görünmeyen âlemlerde tam bir bayram havası yaşanır.

    Bu ayın Cenab-ı Hak katında müstesna bir yeri vardır. Yüce Rabbimiz, Kendisine muhatap olarak seçtiği kullarına sonsuz rahmetinin en geniş tecellilerini bu aya tahsis eder.

    Başta Kur´ân-ı Kerim olmak üzere diğer semavî kitapların da bu ayda indirilmiş olması, bu günlerin kıymet ve kudsiyetini artıran diğer bir husustur.

    Mü´minler, İlâhî bir ihsan olarak bu günleri birer güzel fırsat bilerek değerlendirirler. Rablerine olan kulluk derecelerini gösterir, Ona muhatap olabilme gayreti içine girerek, tam bir ihlâs ve şuurla ibadet ve taate koşarlar.

    Bu gayretin neticesi elbette karşılıksız kalmayacaktır. Oruç tutup, Ramazan ayını bir kulluk şuuru içinde geçirenler, tatlı bir ânı yaşadıkları, huzura erdikleri gibi, pek çok nimete de kavuşurlar.
     

    September 07

    CUMA'NIZ MUBAREK OLSUN....

    Sizden biriniz birini mutlaka medhedecekse ve eğer o kimse hakkında övgüye değer vasıflar varsa: "şöyle zannediyorum" desin.

    Onun hesabı Allah´a aittir. Allah´a karşı ise, hiç kimse aklanamaz." (Buhari, Müslim)



    İnsanlar birbirleri hakkında görülen dış yüzlerine göre hüküm verirler. Kimse kimsenin içyüzünü, kalbinde taşıdığı niyetini, tenhadaki halini ve amellerini bilemez. Bu durumda, hiç kimsenin hiç kise hakkında yüzde yüz fikir beyan etmeye, kesin hüküm vermeye yetkisi yoktur. Sadece gördüğü ile hükmeder ve şöyle sanıyorum diye şahsi izlenimini ortaya koyar.

    İnsanların gerçek hallerini bilen sadece Allah´tır ve hesap sormak da ona aittir. Allah´tan başka hiçbir kimse insanı gerçek manada temize çıkaramaz, aklayamaz.
     

    Yağmur duasıyla alıp veremediğiniz ne?

     
    Haşmet Babaoğlu   

    Asıl ne zaman umutsuzluğa kapılıyorum, biliyor musunuz? Basında yıllarca üst düzey görevler yapmış, düşüncelerini istediği gibi kamuoyuna sunabilme imkânına sahip kişiler çok hayati konularda çok ucuz klişeleri pişirip pişirip önümüze koydukları zaman...

    Geçen gün Hürriyet'in eklerinden birini açtım.

    Küresel ısınma üzerine kocaman, sayfa boyu bir makale çıktı karşıma. Ne güzel, dedim.

    Hevesle okumaya niyetlendim ama başlığa takıldım ve öylece kaldım.

    Neden mi?

    Çünkü makalenin yazarı Yalçın Doğan Dünya İklim Konseyi'nin son raporunu anlatmak için artık mahalle kahvelerindeki sohbetlere bile renk katmayacak bir başlıkla yola çıkmayı tercih etmişti: "Global ısınmayı yağmur duasıyla çözemeyiz."

    Allah Allah!

    Yağmur duasına çıkanların böyle bir hedefi vardı da biz mi bilmiyoruz?

    Tabii yazının içindeki şu çalımlı laf asıl maksadı ortaya koyuyordu: "Türkiye'nin de anlamsız yağmur duaları yerine bu raporları gözden geçirme zamanı!.."

    Oysa bilmeyen mi var? Dünyanın her yerinde ve elbette Türkiye'de de birileri yağmur duasına çıkar birileri de o raporları okur, analiz eder, proje yapar...

    Ama belli ki yazarın derdi başka! Ne gerçekten küresel ısınma gerçeğini anlatmak istiyor ne de yağmur duası geleneğini tartışmak!

    Sanırım onun derdi bir kesim okurun gönlünü çalmak! Halkı "cahil" bulup küçümsedikçe kendini bilgili ve aydın sanan okurun...

    ***
    Burada iki nokta önemli...

    Birincisi... Yağmur duasına çıkanları küçümsemeyi kendine baş vazife bilenler nedense hiç ayna karşısına geçmiyor.

    Hani uzaktan bakınca sanırsınız ki, hepsi TÜBİTAK'ta araştırmacı.

    Hayır!

    "A!.. Hiç yağmur duasıyla kuraklığa çare bulunur muymuş canım" diye atıp tutup hemen ardından astroloji ve tarot falına bakanları; her türlü derdine çare olarak reiki yapan ve yaptıranları; istekleri olsun diye "Secret" kitabında yazılanları harfiyen uygulayanları çok gördüm.

    Öylesine açık biçimde sosyal-sınıfsal bir konumlanma ki bu!

    Mesela bizim köylülerimizin yağmur duasına dudak bükenler Avustralya yerlilerinin (Aborijinler) yağmur dualarını bütün renkliliğiyle anlatan kitapları ayıla bayıla okuyor.

    Hani mesele bilim dışılıktı!

    Yok, yok! Ne kendinizi ne de başkalarını aldatın!

    Mesele sosyal-sınıfsal mesele!

    Bizim duacıları sosyal olarak beğenmiyor, fakat öteki duacıları aynı Batılı sömürgeciler gibi pek egzotik ve renkli buluyorsunuz.

    ***

    İkinci noktaya gelince...

    Artık küresel ısınmadan söz edecek yazar ve gazetecilerimizden klişelere başvurmak yerine babayiğitlik yapmalarını bekliyorum.

    Yazacaksanız...

    Bu "vaka"nın ardında sifondan damlayan su, boşa harcanan elektrik, umursamazca havaya salınan karbon gazları falan değil, bütünüyle kapitalist sistemin bulunduğunu yazın!

    Yazacaksanız...

    Dünyayı bu hale getirenin uygarlık dediğimiz şeyin ta kendisi olduğunu yazın.

    Doğal kaynakların sömürüsü üzerine kurulu bir üretim sisteminin ve dur durak bilmeyen tüketim düzeninin rolünü yazın.

    Bunları sorgulamayacaksanız yağmur duacılarına hiç bulaşmayın. Çünkü bu hem haksızlık oluyor hem de asıl konuyu gözlerden kaçırıyor.

    Hem sevgili Yalçın Doğan herhalde biliyorsundur; (ben hiç katılmıyorum tezlerine ama) bazı bilim adamları çok umutsuz. Ekolojik bozulmanın geri dönüşsüz olduğunu düşünüyorlar.

    Yani onlara göre zaten işimiz Allah'a kaldı!

    Eh, o zaman duadan anlamlısı var mı?
     
     
    August 27

    Beraet kandiliniz Mübarek Olsun...

     
    Berat Kandili affımız için büyük bir fırsat
     
    Şaban ayının 15'inci gecesi olan Berat Gecesi mü'minler için asla ihmal edilmemesi gereken bir gecedir. Berat'ın gündüzünü oruçla, gecesini de ibadetle geçiren kimse Rabb'inden gelecek lütuflara hazır olmalıdır.

    Manevî huzur ve sükunun kalplere doğduğu, coşkun rahmet dalgalarının başladığı mübârek üç ayların ikincisi olan Şaban ayı içerisinde bulunan Berat Gecesi her Müslüman için önemli bir zaman dilimidir. Hz. Peygamber (sas), Şaban ayına ve özellikle bu ayın on beşinci gecesine ayrı bir önem vererek onu ihyâ etmiştir. (Tirmizî, Savm, 39) Berat, Arapçadaki "berae-beraet" kelimesinin Türkçeleşmiş halidir. Beraet, "iki şey arasında ilişki olmaması", "kişinin bir yükümlülükten kurtulması" veya "yükümlülüğünün bulunmaması" anlamına gelir. Allah'ın (cc) affı ve bağışlaması ile Müslümanların günahlarından temizlenmesi ümidiyle bu geceye Berat Gecesi denilmiştir. Bu gecenin diğer gecelerden daha fazla ibadet ile geçirilmesinin sebebi şu hadis-i şeriftir: "Şaban ayının yarı gecesi (on beşinci gece) oldu mu, onu ibadet ve taatla geçirin. Gündüzünde oruç tutun. Zira Allahü Teâlâ o gecenin gurûb vakti (güneşin batmasıyla) dünya semasına rahmetle tecelli eder ve fecir doğana kadar, 'Yok mu bana istiğfar eden (af isteyen), onu mağfiret (af) edeyim. Yok mu benden rızık isteyen, ona rızık vereyim. Yok mu bir musibete uğrayan (hasta olan), ona âfiyet bahşedeyim. Yok mu şöyle, yok mu böyle!' der." buyurmuştur. (İbn Mâce, "İkame", 191) Peygamberimiz, Efendimiz (sas) başka bir hadîs-i şerifinde şöyle buyuruyor: "Allah (cc), Şaban ayının yarı gecesinde dünya semasına lütufla tecelli edip, 'Kelp' kabilesinin koyun sürüsündeki kıllardan daha çok kimselerin günahlarını mağfiret eder (bağışlar)." (Tirmizî, "Savm", 39; İbn Mâce, "İkame", 191) Bir diğer hadîs-i şerifte de Hz. Muhammed (sas) şöyle buyurmuştur: "Allah (cc), Şaban ayının yarısında kullarının hallerini gözden geçirir, müşrik ve kindar olanlardan başka herkesin günahlarını affeder." (Tac, II/93)

    ***

    Nefsimize gem vuralım

    Berat Gecesi'ni büyük nîmet ve fırsat bilmek gerekiyor. Çünkü zamanı kesinlikle bilinen bir gecedir. Kadir Gecesi, çok büyük bir gecedir; ancak onu "yakalamak" gibi ayrıca bir gayret gerekmektedir. Berat ise beraberinde getirdiği akıl almayacak kurtuluş fırsatlarıyla "seccademizin kıvrımlarında" bizi beklemektedir. Mahşer günü pişman olmamak için, TV'lerin fişini çekip çok ibâdet yapmak gerekiyor. Berat Gecesi'nde çok duâ etmeli, âlem-i İslam'ın felahı, hayırlı rızık ve evlat istenmeli, kötü sondan, îmânsız ölmekten Allahü Teâlâ'ya sığınmalıdır. Cehennem ateşinden kurtuluş beratı bu gecede samimi olarak edeceğimiz dualarla verilecektir. Cenab-ı Hak'tan bereket, mağfiret, aklıselim, kalb-i selim ve sıhhat-i beden istenmelidir. Rahmet kapısı her an açık olan Berat gibi mübarek geceler, Müslümanların Allah'a yöneldikleri, ibadetlerle meşgul oldukları, hayır ve hasenat yaptıkları; günahlarının bağışlanmasını Yüce Allah'tan istedikleri bereketli ve feyizli zamanlardır.

    ***

    Gecesi ibadet gündüzü oruç

    Şaban ayını ve özellikle on beşinci gecesi olan Berat Gecesi'ni namaz kılarak, bol bol dua ederek, işlenen günahlar için tövbe edip halis bir şekilde, gözyaşlarıyla affedilmeyi dileyerek, kırgınlıkları unutup eş, dost, akrabaya sevgiyle, şefkatle sarılarak, ihmal edilen düşkünlere yardım elini merhametle uzatarak geçiren Müslümanlar bol bol rahmete, mağfirete kavuşacaklar.

    Kaynakların belirttiğine göre Berat Gecesi'ne mahsus özel bir namaz yoktur. Gazâlî'nin rivayet ettiği yüz rek'at namazın sonradan âdet haline geldiği kaydedilmektedir. (İslâm Ansiklopedisi V, 475)


    KUR'AN VE NAMAZ GECESİ

    Kıblenin Mescid-i Aksâ'dan Mekke'deki Kâbe istikametine çevrilmesinin hicretin ikinci yılında, Berat Gecesi'nde vuku bulduğunu kabul eden âlimlerin olması bu geceye ayrı bir önem kazandırmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'in buyurduğu, "Apaçık olan Kitab'a and olsun ki, biz O'nu (Kur'an'ı) mübarek bir gecede indirdik." (ed-Duhân, 2, 3) Bu âyette geçen 'mübarek gece'den maksadın Kadir Gecesi veya Berat Gecesi olduğu hakkında müfessirler ihtilâf etmişlerdir. Bir kısmı "Kadir Gecesi" şeklinde, bir kısmı da "Berat Gecesi" olarak tefsir etmiş ve bu gecede Kur'ân-ı Kerîm'in tamamının "levh-i mahfûz" (Allah'ın takdirinin, olmuş ve olacak şeylerin yazılı olduğu levha)dan dünya semasına indiği, Kadir Gecesi'nde de âyetlerin peyderpey yeryüzüne, Hz. Muhammed'e inmeye başladığı şeklinde yorumlamıştır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VII, 67-69)

    ***

    RABBİMİZ'E SAMİMİ OLARAK SIĞINALIM

    Yüce Rabb'imizin affı ve bağışı çoktur. Kullarından O'na yönelip af ve mağfiret dileyenlerin dualarını kabul eder. Öyle ise bu gibi mübarek geceleri fırsat bilip tövbe ve istiğfar etmeliyiz. Böyle feyizli ve bereketli gecelerde bir taraftan Yüce Rabb'imize dua edip affımızı istemeli, diğer taraftan da anne ve babamızın hayır dualarını almaya, akraba, komşu ve arkadaşlarımızın gönüllerini kazanmaya ve aramızdaki insanî ilişkileri daha da güçlendirmeye çalışmalıyız. Ayrıca, aramızda dargınlık bulunan kardeşlerimizle, bu mübarek gecenin aydınlığında barışalım, düşünce ve meşrep farklılığı gözetmeden onlarla kucaklaşalım ve kırılan gönülleri onarmaya gayret edelim.


    --




    August 24

    Hayırlı cuma'lar

    Hz. Enes´den:

    "Ey oğulcağızım!
    Ailenin yanına girdiğin zaman selam ver ki, senin üzerine ve aile bireylerine (bu selam) bir bereket olsun."
    (Tirmizi)



    Selamlaşma, sadece sokakta birbirleriyle karşılaşan tanıdık-tanımadık kişiler arasında cereyan eden bir görgü ve nezaket kuralından ibaret değildir.

    Selamlaşma, aynı zamanda bir rahmet duası, muhatabına güvence sözü, hatta toplumda bir bereket vesilesidir.

    Kişi kendi evine girdiğinde, hanımına, çocuklarına, bitişikteki konu komşuya da selam verilmelidir.

    Bu anlamda aile içinde, çok yakın çevrede yapılan selamlaşmanın, berekete sebep olacağı hadiste ifade olunmaktadır
    .
     
     
     
    ******************************************** 
     
     
    İbn-i Mes´ud´dan:

    Bir adam Peygamberimize gelerek:
    - Ya Resûlallah! İçlerine katılmadığı halde bir topluluğu seven kişi hakkında ne dersin? diye sormuştu.

    Efendimiz buyurdu ki:
    - Kişi sevdiği ile beraberdir.
    ---
    Diğer bir rivayet ise şöyledir:

    Peygamberimize:

    - Ya Resûlallah! Bir adam bir topluluğu seviyor, ama içlerine katılmış değil, (yani onların yaptıkları gibi yapıyor değil, bu adamın durumu nedir? Bu sevgisinin bir değeri var mıdır?) diye sorulmuştu.

    Allah Resûlü:
    - Kişi sevdiği ile beraberdir, buyurdu.
    (Buhari-6168; Müslim-2640)

    August 17

    CUMA'NIZ MUBAREK OLSUN...

    Kıyamet gününde, kulun ilk hesap verecek olduğu şey, namazıdır.
    Eğer tamamlamışsa, bu, onun için tam olarak yazılır. Eğer tamamlayamamışsa, Allah Teala meleklere:
    - Bakın, eğer kulumun nafile namazları varsa onunla o farz namazlarını tamamlayın! emreder.
    Sonra zekattan da bu şekilde kul hesaba çekilir.
    Daha sonra sıra ile diğer ameller, aynı minval üzere ele alınır."
    (Ramuzu´l-Ehadis)



    Bu hadiste, namaz borcu olanlara sevindirici bir müjde vardır. Noksan kalan namazların sünnet ve nafile namazlarla tamamlanacağı haber verilmektedir.
    Resulullah.org
     
    August 10

    MİRAÇ KANDİLİ....

    Feyiz ve bereketin coştuğu mübarek gecelerimizden biri de Miraç Gecesidir.
    Miraç bir yükseliştir, bütün süfli duygulardan, beşeri hislerden ter temiz
    bir kulluğa, en yüce mertebeye terakki ediştir. Resulullahın (a.s.m.)
    şahsında insanlığın önüne açılmış sınırsız bir terakki ufkudur.
    Bu ulvi seyahat, mucizelerin en büyüğüdür. Miraç mucizesi Kur'ân-ı Kerimde
    âyetlerle anlatılmış ve varlığı inkâr edilemeyecek bir şekilde ortaya
    konmuştur. Bu îlâhî yolculuğun ilk merhalesi olan Mescid-i Aksâya kadarki
    safha Kur'ân'da şöyle anlatılır:

    "Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i
    Haram'dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya seyahat ettiren
    Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla
    işiten, herşeyi hakkıyla görendir." (İsra Suresi, 1)

    Miraçın ikinci merhalesi de Mescid-i Aksâdan başlayarak semânın bütün
    tabakalarından geçip tâ İlâhi huzura varmasıdır. Bu safha da Necm Sûresinde
    şöyle' anlatılır:

    "O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki
    yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna
    vahyetti. O'nun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi O'nun gördüğü hakkında
    onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakiki
    suretinde gördü. Sidre-i Müntehâda gördü. Ki, onun yanında Me'vâ Cenneti
    vardır. O zaman Sidre'yi Allah'ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de
    başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini
    gördü." (Necm Suresi, 7-18.)

    Miraç nasıl oldu?
    Miraç, Receb ayının 27. Gecesi Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail
    Aleyhisselâmın rehberliğinde Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın
    Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ'ya, oradan semaya, yüce âlemlere, İlâhî
    huzura yükselmesidir.
    Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam Mescid-i Haramdan (Mekke'den), Mescid-i
    Aksâ'ya (Kudüs'e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi.
    Kudüs'e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa'nın makamına uğradı, orada iki rekât
    namaz kıldı, daha sonra Mescid-i Aksâ'ya geldi. Orada bütün peygamberler
    kendisini karşıladı. Miraçını kutladılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam
    burada peygamberlere iki rekat namaz kıldırdı, bir hutbe okudu.
    Bir rivayette Hz. İsa'nın doğduğu yer olan Betlaham'a uğradı, orada da iki
    rekât namaz kıldı. Ve bugün Kubbetü's-Sahra'nın bulunduğu yerden Muallak
    Taşının üzerinden Miraça yükseldi.

    Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan
    Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve
    Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine "Hoş geldin"
    dediler, tebrik ettiler.
    Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın
    bittiği yer) Sidretü'l-müntehâ'ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü
    Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir
    gördü. Sonra hergün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü'l-Ma'mur'u ziyaret
    etti.
    Hz. Cebrail'in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz
    Aleyhissalâtü Vesselam bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman ve
    mekândan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu.
    Süleyman Çelebi'nin dediği gibi

    "Aşikâre gördü Rabbü'l-izzeti/Âhirette öyle görür ümmeti" İnşaallah...

    Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Rabbinin huzurundan döndükten sonra Hz.
    Musa ile karşılaştı., "Allah ümmetine neyi farz kıldı?" diye sorunca,
    Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam "50 vakit namaz" buyurdu.

    Hz. Musa'nın, "Rabbine dön, azaltması için Rabbinden niyazda bulun, ümmetin
    buna güç yetiremez" demesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam,
    beş sefer Cenab-ı Hakka niyazda bulundu, her seferinde 10 vakit indi,
    sonunda beş vakitte karar kıldı.

    Daha sonra Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Hz. Cebrail'in rehberliğinde
    Cenneti, Cehennemi, âhiret menzillerini ve bütün âlemleri gezdi, gördü,
    Mekke'ye döndü.

    Sabah olunca Kabe'nin yanında Mekkelilere Miraçı anlattı. Onlar
    Peygamberimizden delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam de
    onlara yolda gördüğü kafilelerinden haber verdi. Kureyşliler hemen
    kafileleri karşılamak için Mekke dışına çıktılar. Gelenleri aynen
    Peygamberimizin Aleyhissalâtü Vesselam haber verdiği gibi gördüler, ama iman
    nasip olmadı.

    Ama yine de Peygamberimizden üst üste Miraça çıktığına dair delil istediler.
    Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Kudüs'e, Mescid-i Aksâ'ya uğradığını
    anlatınca Kureyşliler, "Bir ayda gidilebilen Bir yere Muhammed nasıl bir
    gecede gidip gelebilir?" diye itiraz ettiler, ardından da Mescid-i Aksâ'yı
    görmüş olanlar, "Mescid-i Aksâ'yı bize anlatır mısın?" diye Peygamberimize
    soru yönelttiler.

    Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam şöyle anlattı:
    "Onların yalanlamalarından ve sorularından çok sıkıldım. Hatta o ana kadar
    öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Derken Cenab-ı Hak birden Beytü'l-Makdis'i
    bana gösterdi. Ben de ona bakarak her şeyi birer birer tarif ettim. Hatta
    bana, 'Beytü'l-Makdis'in kaç kapısı var?' diye sordular. Halbuki ben onun
    kapılarını saymamıştım. Beytü'l-Makdis karşımda görününce ona bakmaya ve
    kapılarını teker teker saymaya ve anlatmaya başladım."

    Bunun üzerine müşrikler:
    "Vallahi dos doğru tarif ettin" dediler, ama yine de iman etmediler.

    O esnada Hz. Ebû Bekir çıkageldi, müşrikler durumu ona haber verdiler. Hz.
    Ebû Bekir, "Eğer bu sözleri ondan duymuşsanız seksiz şüphesiz doğrudur"
    diyerek hemen tasdik etti ve bundan sonra Hz. Ebû Bekir "Sıddîk, tereddütsüz
    inanan" ünvanını aldı.

    Peygamberimiz neden mirac'a çıktı?
    Bir padişahın iki türlü konuşması vardır. Biri, bir vatandaşla telefon
    ederek küçük bir meseleyi görüşmesi. Diğeri de devlet başkanı, halifelik
    yönü ve milletin idarecisi olarak, emirlerini her tarafa duyurmak için özel
    bir elçisi ile konuşması, sohbet etmesi, onun aracılığı ile ferman
    yayınlamasıdır.
    Bu örnekte olduğu gibi Cenab-ı Hakkın da kulları ile iki tarzda muhatap
    olması vardır. Biri, özel ve cüz'i, diğeri de geniş ve genel mahiyette bir
    konuşması. Cenab-ı Hakkın bazı velilerle özel ve cüz'i anlamda ilham etmesi
    birinciye örnektir.

    Ama Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün velayet mertebelerinin
    üstünde bir büyüklük ve yücelikte, kâinatın Rabbi, bütün varlıkların
    Yaratıcısı olarak Cenab-ı Hakkın sohbetine müşerref olması ise ikinci ve
    mükemmel olanına misaldir.

    Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam elçiliği iki taraflıdır. Birisi halktan
    Hakka, diğeri de Haktan halka. Birisi mi'râcin bâtıni tarafı olan velayet
    yönüdür, diğeri de zahiri tarafı olan risalet yönüdür.

    Yani Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam bizi temsilen Cenab-ı Hakkın huzuruna
    çıktı, başta insanlar olmak üzere bütün varlıkların ibadet, kulluk, tesbih
    ve zikirlerini toplu olarak (askerin komutana tekmil vermesi gibi) arz etti.
    Bu yönüyle Miraç halktan, insanlardan, varlıklardan Hakka bir gidiştir.
    Diğeri de Cenab-ı Hakkın biz kullarından istediklerini, emir ve yasaklarını
    Resul olarak getirmiştir. İbadetlerin özü ve esası olan beş vakit namazı
    Miraç hediyesi olarak getirmesi gibi...

    Peygamberimiz, Allah ile nasıl görüşebilir?
    Soru: "Bize herşeyden daha yakın olan Cenab-ı Hakka binlerce senelik
    mesafeyi aşarak yetmiş bin perdeyi geçtikten sonra Rabbiyle görüşmesi ne
    demektir?"

    Cenab-ı Hak herşeye herşeyden daha yakındır, fakat herşey O' na sonsuz
    şekilde uzaktır.
    Meselâ, güneşin insan gibi aklı olsa da bizimle konuşacak olsa, elimizdeki
    ayna aracılığıyla bizimle konuşabilir.
    Diğer taraftan biz bir çeşit ayna olan gözümüzle güneşe yaklaşabiliyoruz.
    Oysa güneş bize 150 milyon km. uzaklıkta bulunuyor, hiçbir şekilde ona
    yanaşamayız. Güneşe bir derece yaklaşmak için ancak Ay kadar büyümek lazım.
    Bu da mümkün değildir.
    Bu misalde olduğu gibi, gerçek anlamda Cenab-ı Hak herşeye yakındır, ama
    herşey ona sonsuz derece uzaktır. Ancak Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam,
    Cenab-ı Hakkın lütfuyla bir anda binlerce perdeyi geçerek Miraça yükselmiş;
    bütün manevi mertebeleri aşarak huzura varmıştır.

    Bir insan nasıl göklere çıkabilir?
    Soru: "Bunun bir örneği var mıdır? Bir uçak ancak 10-15 bin metre yukarı
    çıkabiliyor, bir uzay gemisi ancak Ay'a ve Venüs'e ulaşabiliyor. Bir insan
    birkaç dakika gibi kısa bir sürede milyonlarca metre uzaklara nasıl gidip
    gelebilir?"

    Yerküremiz, yani Dünya bir yılda yaklaşık 188 saatlik bir mesafeyi bir
    dakikada döner, yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede alır. Bu muazzam
    hareketi ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kudret, bir insanı
    Arş-ı Âlâya getiremez mi? Güneşin çevresinde o ağır cisim olan dünyayı
    gezdiren bir hikmet bir insan bedenini şimşek gibi Rahman'ın Arşına
    çıkaramaz mı?

    Peygamberimiz sadece ruhuyla gitse olmaz mıydı?
    Soru: "Öyleyse ise neden Miraça çıktı? Ne lüzumu var? Evliya gibi ruhu ve
    kalbi ile gitse yetmez miydi?"

    Cenab-ı Hak görünen ve görünmeyen âlemlerdeki güzellikleri göstermek için,
    kâinat fabrikasını ve merkezini gezdirmek, insanlığın amel ve ibadetlerinin
    âhiretteki neticesini göstermek için Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamı
    oralara davet etmesi gayet makuldür. Sadece ruhu ve kalbi ile değil, bu
    seyahate bedeninin de iştirak etmesi gerekir.

    Görünen âlemin anahtarı olan gözünü, işitilen âlemin anahtarı olan kulağını
    Arşa kadar birlikte alması gerektiği gibi, ruhunun sayısız görevlerini
    üstlenen âlet ve makinesi hükmünde olan mübarek bedenini Arşa kadar
    çıkarması akıl ve hikmet gereğidir.

    Zaten Cenab-ı Hak Cennette bedeni ruha arkadaş ediyor. Çünkü pekçok kulluk
    görevine ve sınırsız lezzetlere ve acılara beden kaynaklık etmektedir.
    Öyle ise bu mübarek beden ruha arkadaşlık edecektir. Cennette ruh bedenle
    birlikte olacaksa Cennetü'1-Me'vâ'nın gövdesi olan Sidretü'l-Müntehaya
    Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın zatının arkadaşlık etmesi hikmetin tâ
    kendisidir.

    Peygamberimiz Miraça sadece ruhen çıkmış olsaydı, zaten mucize olmazdı.
    Çünkü her veli ruhen ve kalben o âlemlere çıkabiliyor.

    Peygamberimiz kısa zamanda nasıl gidip geldi?
    Soru: "Birkaç dakikada binlerce yıllık mesafeye gidip gelmek aklen mümkün
    müdür?"

    Cenab-ı Hakkın sanatında hareket ve hızın derecesi farklı farklıdır. Sesin
    hızı ile ışığın hızı, elektriğin hızı, hatta ruhun ve hayalin hızı
    birbirinden bütünüyle farklıdır. Gezegenlerin hızları da birbirinden
    farklıdır. Meselâ ışığın hızı 300.000 km/sn iken sesin hızı 360 km/sn'dır.

    Acaba Peygamberimizin lâtif bedeninin yüce ruhuna tabi olması, ruh hızında
    hareketi nasıl akla ters gelebilir?

    Yine bir insan on dakika uyusa bazı olur ki, bir yıllık iş görebilir. Hatta
    bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, rüyada işittiği sözleri, konuştuğu
    kelimeleri toplansa uyanıkken bir gün, belki daha fazla bir zaman gerekir.

    Demek ki bir zaman dilimi iki kişiye göre değişebiliyor, birisine bir gün,
    diğerine de bir yıl hükmüne geçebilir.

    İşte Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, Burak'a binerek şimşek gibi
    bütün kâinatı gezip İlâhi huzura çıkıp Rabbiyle sohbet şerefine ermiş, Onun
    cemalini görmüş, emirlerini alıp dönüp gelmiştir.

    Miraçın benzeri bir olay var mıdır?
    Soru: "Peygamberimizin Miraça çıkması mümkündür. Fakat her mümkün
    gerçekleşmiyor. Bunun bir benzeri var mı ki kabul edelim?"

    Miraçın çok örnekleri vardır:
    Bir insan, gözüyle bir saniyede Neptün gezegenine çıkabilir.
    Bir bilim adamı, astronomi kanunlarına binerek tâ yıldızların arkasına bir
    dakikada gidebilir.
    İman sahibi her insan, namazın hareketlerine düşüncesini bindirerek bir
    çeşit Miraçla kâinata arkasına alarak İlâhî huzura girebilir.
    Kalb gözü açık bir veli, İlâhî sırlara kırk günde ulaşabilir. Hattâ
    Abdülkadir Geylânî ve İmam-ı Rabbanî gibi bazı evliyanın bir dakikada Arş-ı
    Âlâya kadar ruhen çıktıkları bildiriliyor.
    Yine nurlu bir cisme sahip olan melekler bir anda yerden Arşa, Arştan
    yeryüzüne gidip geliyorlar.
    Cennette, Cennet ehli mü'minler, Cennet bahçelerine kısa bir zamanda
    çıkabiliyorlar.

    Bu kadar örnekler gösteriyor ki, bütün evliyanın sultanı, bütün mü'minlerin
    imamı, bütün Cennet ehlinin reisi ve bütün meleklerin makbulü olan Resul-i
    Ekrem Efendimizin bir anda Miraça çıkması, dönmesi, bütün yüce âlemleri
    gezip görmesi gayet makuldür ve şüphesizdir.

    Miraçla gelen hediyeler

    Birincisi: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün iman hakikatlerini
    gözleriyle gördü. Melekleri, Cenneti, âhireti, hattâ Cenab-ı Hakkın cemâlini
    gözleriyle müşahede etti. Sözlerinde ve vaadinde en küçük bir hilafı, aksi
    beyanı olmayan o yüce insan mü'min ruhlara manen şöyle diyordu: "Sizin
    inandığınız, melekleri, âhireti, Rabbinizin Nur cemâlini bizzat gördüm; bu
    iman esasları vardır, mevcuttur; tereddüt ve şüphe etmeyiniz." Böylece
    mü'minler sonsuz bir imana ermenin saadetine kavuştular.

    İkincisi: İnsan herşeyi merak ediyor. Ayda hayat var mı, yok mu diye
    araştırıyor. Halbuki Ay O Ezelî Sultanın memleketinde ancak bir sinek kadar
    yer kaplıyor.

    Mü'minler merak ediyorlar. "Rabbimiz bizden ne istiyor? Acaba ne yaparsak
    Rabbimiz bizden razı olur? Bir yolunu bulsak da doğrudan doğruya Rabbimizle
    muhatap olsak, bizden ne istiyor, anlasaydık" derken, İki Cihan Serveri
    yetmiş bin perde arkasından ezel ve ebed Sultanının razı olacağı amelleri
    Miraç meyvesi olarak getirdi beşere hediye etti. Bu hediye başta namaz olmak
    üzere İslâmın diğer esasları ve ibadetleridir.

    Üçüncüsü: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam ebedî saadet definesinin
    anahtarını alıp getirmiş, cinlere ve insanlara hediye etmiştir. Peygamber
    Efendimiz kendi gözüyle Cenneti görmüş, sonsuz saadetin varlığını müşahede
    etmiş ve bu büyük müjdeyi haber vermiştir. Öyle ki, bir adama idam edileceği
    anda affedilerek padişahın yakınında bir saray verilse ne kadar sevinir.
    Öyle de bütün cinler ve insanlar sayısınca toplu bir müjde olan bu sevinç ne
    kadar önemli ve değerlidir.

    Dördüncüsü: Peygamber Efendimiz Miraçta Cenab-ı Hakkın cemalini görme
    nimetini tattı. Bu manevi nimetin Cennette mü'minlere de nasip olacağı
    müjdesini verdi. "Ayın on dördünü nasıl açıkça gözünüzle görüyorsanız,
    Rabbinizi de öyle Cennette apaçık göreceksiniz" buyurarak bu ezelî müjdeyi
    bizlere hediye olarak getirdi.

    Beşincisi: İnsan kâinatın en kıymetli bir meyvesi ve Kâinat Sahibinin en
    nazlı bir sevgilisi olduğu Miraçla anlaşıldı. Kâinata nisbetle küçük bir
    varlık, zayıf bir canlı olan insan bu meyve ile öyle bir dereceye çıktı ki,
    bütün varlıklar üzerinde bir makam ve mevki kazandı. Çünkü rütbesiz bir
    askere, "Sen paşa oldun" dense ne kadar sevinir.
    Öyle de âciz, fani, devamlı ayrılık ve zeval tokadını yiyen biçare insana
    birden, "Sonsuz ve baki bir Cennette Rahman ve Rahîm olan Allah'ın rahmetine
    gireceksin" dendiğinde o insan ne kadar büyük bir mevki ve makama çıkar.
    Cennette hayal hızında, ruh genişliğinde, akıl akıcılığında, kalbin bütün
    arzularında Cenab-ı Hakkın ebedi mülkünde seyir ve seyahate erecektir.
    Cenab-ı Hakkın nur cemalini seyretme nimetini tadacaktır. Böyle bir insanın
    kalb ve ruhu ne kadar büyük bir sevince kavuşur değil mi? Miraçın bu meyvesi
    insanın en büyük arzu ve hedefidir. (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 31.
    Söz.)

    Miraç Gecesi Namazı
    Miraç gecesi kılınacak namaz on iki rekattır. İki rekatte bir selam
    verilerek kılınacak olan namaz on iki rekat ile bitirilir. Her rekatte
    Fatihadan sonra on kere ihlas okunur. Kılınma zamanı yatsı namazı
    kılındıktan sonra, imsak vaktine kadar ki herhangi bir vakit olabilir. Bu
    oniki rekat namaz bittiği zaman selamdan sonra yüz defa :

    "Sübhanallahi vel hamdülillahi vela ilahe illallahü vallahü ekber vela havle
    vela kuvvete illa billahil aliyyül azim" duası okunur.

    Ardından da yüz kere istiğfar yapılır.

    Miraç Gecesinin Gündüzünde Kılınacak Namaz
    Miraç gecesinin gündüzünde öğlen namazını kıldıktan sonra sonra dört rekat
    namaz kılınır.
    Bu namazın;birinci rekatında Fatiha' dan sonra bir kere Felak suresi, ikinci
    rekattan sonra bir kere Nas suresi, üçüncü rekatta üç kere Kadr suresi,
    dördüncü rekatta elli kere İhlas suresi okunur.

    http://www.islamiyet.gen.tr/mubarek_gun_ve_geceler/mirac_kandili.php#b1

    Kaynaklar:
    1. Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, 31. Söz
    2. Mübarek Aylar Günler ve Geceler
    3. Üç Aylar İbadet Rehberi 
    June 29

    NEREDE OLURSAN OL...

    TANRI  ne kadar uğraştığını görüyor. 

    Denemekten,  çabalamaktan yorulup cesaretin kırıldığında,

    bil ki... 
     
     
     
     

    TANRI  döktüğün gözyaşlarını sayıyor. 

    Kalbin  taş kesilecek kadar ağladığında, bil ki... 
     
     
     
     

    TANRI  seni izliyor. 

    Hayatın  durduğunu, zamanın aleyhine işlediğini düşündüğünde, bil ki... 
     
     
     
     

    TANRI  cevabını biliyor. 

    Hayallerin  yıkılmış, umudun kalmamış ve kendi kendine neden böyle olduğunu soruyorsan, bil ki... 
     
     
     
     

    TANRI  sana fısıldıyor. 

    Hiç  neden yokken içinde tuhaf bir huzur hissettiğinde, bil ki... 
     
     
     
     

    TANRI  seni kolluyor. 

    Bütün  işlerin yolunda gidiyor ve teşekkür etmek için her an bir

    nedenin daha  oluyorsa, bil ki... 
     
     
     
     

    TANRI  sana gülümsüyor. 

    Bütün  kalbinle dilediğin şey sonunda gerçek olduysa, bil ki.. 
     
     
     
     

    TANRI  biliyor 

    Nerede  olursan ol, ne düşünürsen düşün, ne yaparsan yap... 

    June 15

    HERSEYIN BIR KADERI VAR...

    Herşeyin Bir Kaderi Var...
     
     
    KİM yaratıyor kâinat sarayındaki sanat eserlerini? Bu faaliyetleri yürüten, yıldızları çarptırmadan döndüren, dünyadaki canlılara vakti vaktine rızık veren kim? Kimdir o yaratıcı ki, toplu iğne başı kadar bir tohumdan dev gibi bir ağaç, bir damla sudan insan çıkartıyor?

    "Doğa" diyor bazı kimseler. Peki, nedir doğa? En kısa tanımıyla, canlı ve cansızların toplamı. Cansızların kendi başlarına bir şey yapamayacakları apaçık bir gerçek. Çekici, çiviyi, tahtayı koy bir odaya, yıllarca bekle, bilgili bir usta bunları kullanmadığı sürece bir sehpa bile yapılamayacaktır.

    Toprak, hava, su ve güneş ışığı, elbette çekiçten, çividen ve tahtadan daha bilgili değiller. Oysa bir kar tanesi bile sehpadan daha mükemmel. Cansız, akılsız, şuursuz, kuvvetten, iradeden yoksun cansızların basit bir canlıyı bile yapamayacağı açık.

    Gelelim canlılara... Bunların da en şuurlusu insan. Canlıları yapmak şöyle dursun, minnacık bir yaprağı bile yapmaktan aciz. Üstelik o, kendini yaratanı arıyor.

    Doğa, canlılarla cansızlardan meydana geldiğine ve bunların da hiçbir şeyi yaratamayacakları kesin olduğuna göre, bu kâinatı ve kâinattaki bütün sanat eserlerini sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi olan bir zatın yarattığı açıkça görülebilir.

    "Doğa yasaları" tabirini dillerine dolayanlara sor bakalım: "Bu yasalar akıllı, şuurlu, iradeli gören, işiten şeyler mi?"

    "Hayır!" diyecekler. Çünkü bu soruya "evet" cevabı vermenin aklı inkâr etmekten farkı yoktur. Oysa yukarıda saydığımız özelliklere sahip olmayan, yaratıcı da olamaz.

    Kaldı ki, yeryüzündeki yasalar bir yasa koyucunun varlığına delildir. Çünkü yasa varsa, onu koyan biri de vardır. Hiçbir yasa kendi kendine ortaya çıkamaz.

    Ayrıca, yasaların uygulanması için bir hâkime ihtiyaç vardır. Hâkim olmadı mı hiç bir yasa kendi başına iş göremez.

    June 08

    Tovbenızı tehir etmeyın...

    Tövbenizi tehir etmeyin!..

     
     
    Soru: Can boğazdan geçmedikçe tövbe kabul olur, diyorlar. Böylece bize ümit veriyorlar. Siz nasıl bakıyorsunuz, bu can boğazdan çıkmadıkça tövbenin kabul olma olayına. Gerçekten de son nefesimizi vermek üzere iken dahi tövbemiz kabul olur mu? Geç kalmış sayılmaz mıyız? Tövbenin böyle son ana kadar tehir edilmesinde tehlike söz konusu olmaz mı?

    Cevap: Bu soru, hayata sondan bakışı ifade ediyor. Halbuki biz tövbe gibi ciddi bir konuyu hayatın sonunda değil de başında düşünmeli, tüm fırsatları kaçırdıktan sonrakilerin çaresizliklerine göre değil de henüz fırsatları kaçırmayanların görevlerine göre davranışlarımızı düzenlemeliyiz.

    Bu sebeple insan, hayatının başında hata ve kusurlarını mutlaka düşünmeli, her an farkında olduğu yanlışlarından dolayı da yine her an tövbe istiğfara yönelmeli, hatta hadisin ifadesiyle günde yüz defa da olsa tövbe istiğfar duygusu içinde yaşamalıdır. Çünkü tövbe istiğfar halinde olup Yaratan'dan af dilemek, yazdığı yanlışları silip yeni yanlışlar yazmamaya gayret etmek demektir.

    İşte siz böyle baştan sağlam bir niyet ve azim içine girmişken şeytan yaklaşır, can boğazdan çıkmadıkça tövbe kapısı da kapanmaz, aceleye gerek yoktur.. diye vesvese verip tövbenizi tehir ettirmeye çalışabilir. Sakın şeytanın bu vesvesesine uyup da (Allah korusun) tövbenizi tehir etme gibi telafisi mümkün olmayan bir yanılgıya düşmeyesiniz...

    Zira canın boğaza kadar çıktığı son anda, heyecan da son hadde çıkar, böylesine telaşlı ve korkulu demlerde rahatça tövbe etmek ne kadar mümkün olabilir? Ya da ne kadar makbul sayılır bu son an tövbesi?.. Buna 'yeis-çaresizlik' tövbesi de denir. Çünkü tünelin ucu görünmüş, sanki istekle değil de mecburiyetten dolayı tövbe etme durumu meydana gelmiştir o anda. İrşat kitaplarında verilen şu misalle de bu tehlike nazara verilir:

    Bir maneviyat büyüğü, tövbesini daha çok vakit var, diyerek hep tehir eden terziye, "Neden tövbeni tehir ediyorsun?" diye sormuş. Terzi de aynı şeyi söylemiş:

    - Daha erken, nasıl olsa can boğazdan çıkıncaya kadar tövbe yapılabilir! Maneviyat büyüğü sormuş:

    - Bu yaşa gelinceye kadar elin en çok neye alıştı? Neyi daha kolay yapıyorsun?

    - Kumaş kesmeyi, demiş terzi.

    - Öyle ise demiş, canın boğazına geldiği telaşlı ve korkulu son anında eline bir makas verseler de en çok yaptığın işi yap, şu kumaştan bir kat elbiselik kes, deseler yanlışsız kesebilir misin?.. Terzi, ümitsiz cevap vermiş:

    - Öyle telaşlı ve güçsüz halimde kumaşı nasıl keseceğimi pek bilemem. Dikkatim dağılır, ellerim titrer, kendimden emin olamam. Kafam karmakarışık olur! Maneviyat büyüğü taşı gediğine koymuş:

    - Ömür boyu hep yaptığın bir işi o anda rahatça yapacağından emin olamıyorsun da, ömründe hiç yapmadığın tövbeyi o anda doğru dürüst yapabileceğinden nasıl emin olabiliyorsun?

    Bu düşündüren soru üzerine terzi itiraf etmiş:

    - Sen doğruyu söylüyorsun ey Allah'ın muhterem kulu, demiş. Ben daha fazla tehir etmemeli, tövbemi hemen yaparak hayatıma temiz bir sayfa açmalıyım...

    Ne var ki, hemen tövbe etme duygusuna giren insana şeytan bu defa da hatalarının çokluğunu hatırlatarak ümitsizlik telkin eden vesveseler verir, tövbe niyetini yine tehire sebep olabilir. Buna da yine irşat kitaplarında ümit veren şu sorular sorulur. Denir ki:

    - Sizin hatanız mı daha çok, yoksa Rabbimiz'in rahmeti mi? Elbette Rabbimiz'in rahmeti daha çok değil mi? Öyle ise rahmeti daha çok olan Rabbimiz'den ümit kesmek yok, tövbeyi hemen yapıp hayatımıza tertemiz bir sayfa açmak var...

    Ayrıca tövbesini tehir etmeyip de hayatına tertemiz bir sayfa açanlara şöyle bir müjde de veriliyor irşat kitaplarında. Rabbimiz Musa Aleyhisselam'a emir vermiş:

    - Mahallede sevgili bir kulumun cenazesine halk sahip çıkmadı, ortada kaldı. Git ona sen sahip çık, cenazesini sen defnet! Musa Aleyhisselam:

    - Ya Rabbi demiş, insanların sahip çıkmadığı bir cenazeye neden benim sahip çıkmamı emrediyorsun, özelliği nedir ki öyle bir kulun? Şöyle buyurmuş Rabbimiz:

    - İnsanlar o kulumun günahlarını biliyorlar, ben ise daha fazla geç kalmayayım diyerek yaptığı gizli tövbesini biliyorum. Onun için ona sahip çıkmanı istiyorum.

    Evet, Rabbimiz, geç kalmayayım diyerek tövbe eden kuluna işte böyle sahip çıkıyor, peygamberinin de sahip çıkmasını istiyor. Rabbimiz'in bize sahip çıkmasını sağlayacak acil tövbelerimiz olmalı, can boğazdan çıkma zamanına kadar tövbeyi tehir etme gibi telafisi mümkün olmayan bir hata yapmamalı, gaflete düşmemeliyiz...

    June 06

    GIYBETİN ANLAMI......

    Allah Resûlü, ölü bir katırın yanından geçiyordu.
    Ashabına dönerek şöyle buyurdular:
    "Kişinin karnını doyuruncaya kadar şu ölü hayvandan (leşten) yemesi, elbette bir müslümanın (gıybetini yaparak) etini yemesinden daha hayırlıdır.-
    (İbn-i Hibban)



    Allah Resûlü, bu hadislerinde, gıybetin ne derece iğrenç ve tiksindirici bir günah olduğunu çok çıplak bir misalle gözler önüne sermektedir. Leş yemenin, bir insanın gıybetini yaparak âdeta ölüsünün etini yeme yanında çok masum ve temiz kaldığı ifade olunmaktadır.
    Temiz huylu, sağduyulu hiçbir insan, böylesine tiksindirici bir günaha tenezzül etmez.
    June 01

    İslam'da ya hep ya hiççilik yoktur!!!

    İslam'da 'ya hep ya hiç'çilik yoktur!..
     
    Hayatını, inandığı İslam'a uygun şekilde yaşamak isteyenlere ümitsizlik veren anlayışlardan biri de:

    - Ya hep ya hiç'çiliktir!..

    Evet, bazıları 'ya hep ya da hiç' diyorlar. Hepsini de yapamayınca hepsini de terk etmeye kendilerini mecbur sanıyorlar, bu defa hepsinden de mahrum kalma gibi bir çıkmaza giriyorlar...

    Ya hep ya da hiç'çilik bir ifrattır. Her ifrat gibi o da sahibine hayır getirmez, sonunda ya ifratta bırakır ya da tefrite düşürür, bir uçtan öteki uca uçurur. Hepsini birden yapmak isterken hiçbirini de yapamaz hale getirebilir.

    İslam'ın koyduğu ifrat tefritten koruyan itidalli kaidelerden biri şöyle ifade edilir:

    - Tamamı yapılamayan bir hayrın tamamının da terk edilmesi gerekmez!..

    - Ma la yüdrekü küllühu, la yütrekü küllühu.. kaidesi bunu ifade eder...

    Öyle ise dini mükellefiyetlerinizi hayalinizde zorlaştırıp da hakkından gelinemez görevler olarak düşünmeyiniz...

    Siz önce yapabildiklerinizden başlayın. Sonra yapamadıklarınızı da yapma azim ve kararında olun. Göreceksiniz ki, zamanla hayalinizde zorlaşan konular yavaş yavaş kolaylaşacak hem de çok zevkli ve lezzetli şekilde yerine getirip huzur ve saadetinize vesile olacaktır.

    Zaten peygamberler müstesna hiçbir kişi, baştan en mükemmel şekilde başlamış değildir dini hayatına. Bizim gibi sıradan insanların hemen hepsinin dini hayatı, baştan eksikli ve noksanlıdır. Yapamadıklarımız olmuş, zaman zaman hata ve kusurlarımızdan feryat da etmişiz. Ancak bir şey kurtarmıştır bizi... Bugün yapamıyorsam yarın mutlaka yapacak, o görevimi de yerine getirmeye muvaffak olacağım, azim ve kararı...

    Bu niyet ve azim hepimizi, hatta herkesi kurtaracak güçte ve kutsiyette bir can simidi olmuştur. Mesela:

    - Şikayetçi olduğunuz kötü alışkanlıklarınız mı var?

    Korkmayın, önce bir iyi niyete girin, kurtulmak için lazım gelen irade gücünü gösterin, hemen olmasa bile zamanla alışkanlığınızın baskısı azalacak, sonra da tümüyle kurtulacaksınız...

    Zira Allah samimi olarak kendine yönelenlere sebepler halk eder.

    - Bana doğru bir adım atana ben on adımla yaklaşırım, buyuran Rabbimiz'dir.

    - Tesettürde eksiğiniz mi var? Ümidinizi yitirmeyin, niyetinizi bozmayın, samimi olun. Göreceksiniz ki Rabbimiz, sizi engelleyen şartları kaldıracak, huzur bulacağınız giyime karşı sevgi ile dolacak, uygulamada kolaylıklara kavuşacaksınız... Hatta gerçek huzuru da Yaratan'ın emrine uygun şekilde giyinmekte bulacaksınız...

    - İbadetlerinizde kusurlarınız, ihmalleriniz mi var? Vicdan azabı mı çekiyorsunuz?

    Azminizi azaltmayın. Bu eksiklerinizi de tamamlayacak, beğeneceğiniz ibadetli mümin haline geleceksiniz. Yeter ki, ya hep ya da hiç'çilik gibi bir ifrat ve tefritin peşine düşmekten kendinizi koruyun, istikbalinize ümitle bakın... Şunu da unutmayın ki:

    - Servetini kaybeden yine kazanabilir. Savaşı kaybeden yine zafer elde edebilir. Ama ümidini kaybeden her şeyini kaybeder. Çünkü, bunları kazanmak ümitle olur. Ümidini yitirmiş insan başlama azmini ve iradesini bulamaz ki, kaybettiğini yeniden kazanmaya yönelebilsin.

    Ayet-i kerime, bunun için ikazını net şekilde yapmaktadır:

    - Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz!

    Bunlara ilave edilecek mühim bir nokta da (çevre) meselesi...

    Evet, çevreye dikkat etmeli, bu konularda örnek olarak yaşayanlarla yakınlık kurmalı, yalnız kalmamalıdır.

    Ne dersiniz? Arz ettiğim konularda düşünüp kendimize şöyle bir yol haritası çizmeye ihtiyaç var mıdır? Yoksa siz bu konuları çoktan geçmiş, çok daha ilerilerde çevrenize örneklik eder hale mi gelmişsiniz? Öyle ise şükürler olsun sizin için de, örneklik ettiğiniz peşinizden gelenler için de...

    May 29

    HADİS-İ ŞERİF

    Ebu Hureyre´den:

    "Allah kim için hayır murad ederse, onu bazı dert ve belalara uğratır."

    (Buhari - 5645)


    Dünyada dertli olmak, acı çekmek, mü´min için hayırlılık ifadesi, günah ve azaptan kurtuluş göstergesidir.

    Allah, sevdiği kulun günahlarının cezasını âhirete bırakmaz. Dünyada ona bazı dert ve acılar vererek bunları, kulun günahlarına keffaret yapar. Onu âhirete temizlenmiş ve arınmış olarak alır.

    Allah hayır murad etmediği kullarına ise, dünyada dert ve acı çektirmez; ferah ve rahat içinde yaşatır. Günahlarının cezasını ise, âhirette topluca ödetir
    May 21

    KEVSER

    Kevser



    "Ebter" diyorlardı. "Nesli kesik" demekti bu kelime. Câhiliye Arapları için erkek evlat önemliydi. Kız çocuklarını hakir görüyor, onlardan utanıyor, daha da ileri gidip diri diri topraklara gömüyorlardı yavrucakları. Nesli devam ettirecek olan erkek çocuktu, onlara göre. Oysa Peygamberimizin erkek evladı yoktu. Doğanlar da kısa bir süre sonra vefat etmişlerdi. Bunu bile dillerine dolamışlardı müşrikler. Sadece kız babası olması sebebiyle o Şanlı Nebi'ye hakaret ediyor, incitiyorlardı onu. Güya nesli devam etmeyecekti Peygamberimizin. Bunun üzerine Kevser sûresi indi. Rahman, o sonsuz merhametiyle Resûlünü teselli etti ve kâfirlere de cevap verdi. "Sana kevseri verdik" buyuruyordu Rabbimiz. "Ebter" öbürleriydi, o azgınlar güruhu. Peki neydi kevser, ya da kimdi?

    Tefsirler muhtelif...

    Kevser, cennette Allah Resûlüne verilecek bir havuzun adıdır, diyenler var. Onun sünnetine ittiba edenler, onun yolundan gidenler yararlanacaklar bu havuzdan. Adını ve hikmetini bir derece biliyoruz, ama mahiyetini bilmiyoruz.

    Bilmemize de imkân yok, çünkü biz henüz dünyadayız. Dünyevî mikyaslarla âhiret âlemlerini tahayyül etmek bile mümkün değil. Ana rahmindeki bir çocuk, hiç görmediği, ama sadece adını duyduğu okyanusu, güneşi, ağacı nasıl hayâl bile edemezse, dünyanın karnında olan bizler de âhireti tahayyül edemeyiz. Âhiret ile dünyanın farkı, dünya ile rahmin farkı gibidir.

    "Kevser, Fatımadır" diyenler de var. Bir feyz ve nur pınarıydı O. İnsanlık âleminin ve İslâmiyet semasının en parlak yıldızları onun neslinden geldi. Sayısız imamlar, âlimler ve velilere anne oldu. "Her nebinin nesli kendindendir, benim neslim ise Alinin neslidir" buyurmuştu Peygamberimiz. Yani Fatımanın nesli. Bu kutlu nesil, her nereye giderse orayı yeşerten bir duru su gibi, ulaşabildiği bütün beldeleri İslâm bahçelerine çevirdi.

    "Kevser, Kurândır" bir kavle göre. Kurânın nuruyla, pek azı müstesna olmak üzere, o zamanın bütün insanları nurlandı, İslâma girdi, bir bakıma Peygamberimizin nesli oldu. Ebu Cehilin oğlu İkrime bile İslâm saflarına katılıp, babasının izinden ayrıldı. Böylece müşriklerin nesilleri kesildi, ama Peygamberimizin manevî nesli gür bir ırmak gibi istikbal cânibine akmaya başladı. Ebediyete kadar da akacak bu kutlu nehir. Tarih gösterdi ki, "ebter" olanlar ancak müşriklerdir. Bu âyette bir de müjde vardı, Allah, istikbalde İslâmın galebe edeceğini îma yoluyla bildiriyor, Resûlünü teselli ediyordu. Bu örtülü mânâyı Efendimizin anlamaması mümkün mü!

    Kevser kelimesinin daha pekçok mânâsı var. Birini alıp öbürlerini terketmeye de hiç gerek yok. Çünkü, bu anlamların hiçbiri diğerlerine aykırı değil. Kurân, mûcize derecesinde vecizdir.

    İşte en güzel örneklerden biri Kevser sûresi! En meşhur mânâyı "cennetteki havuz" diye kabul edersek, öbür mânâlar benzetme yoluyla bildirilmiş demektir. Burada, Kurânın bir edebiyat mûcizesi olduğunu da hemen hatırlayalım.

    May 18

    EY DIPDIRI OLÜ

    Ey dipdiri ölü!..

     
     
    "Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;
     
    Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum."

    Necip Fazıl

    Allah, ölüm anımızı gizli tutmuş ki her zaman ibadet edelim; ölüm bizi ibadet ederken yakalasın. Her şey ölüp ölüp dirilmektedir. Sonbaharda ölen ağaçlar, ilkbaharda aynen dirilir.

    Aynı yapraklar, aynı meyveler, aynı dallar yine yeryüzüne çıkar. Nasıl ki bir elma ağacı sonbaharda ölüp kuru kemik gibi dalları kalıyorsa ve ilkbaharda aynen diriliyorsa, Müslümanlar da İslamiyet'i yaşarken ölür, İslamiyet'i yaşayarak dirilir... Bu şuna benzer; diyelim ki İstanbul'daki bir askerin, Kars'a tayini çıkıyor. Asker, kışlaya girer girmez, askerliğine kaldığı yerden devam eder. İnsan da nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir.

    Nasıl yaşadığımız çok önemli. Dört çeşit hayat şekli vardır: Ot gibi yaşamak; yani suya sabuna dokunmamak, koyun gibi yaşamak; yani canının istediğini yapmak, Müslüman'ca yaşamak; yani nefsimize değil, İslam'a tabi olmak, Müslüman olup da Müslüman gibi yaşamamak; yani teyp gibi yaşamak. Teypler sabaha kadar Kur'an okur, amma hiçbir teyp cennete gidemez.

    Herkes yerini tayin etsin!..

    Hayat denilen ağacın en güzel meyvesi cennettir. Bu ağaç meyve vermiyorsa, ha yaşanmış ha yaşanmamış ne fark eder?

    Müslüman, hesap verme şuuruyla yaşamalıdır. Her şirket, devlete hesap vermek zorundadır. Bunun için muhasebe, defter tutar. Müfettiş teftişe geldiği zaman ilk söyleyeceği şey "defterler gelsin!" Ahirette de durum hemen hemen aynıdır...

    Kainattaki nizamı açıkça görüyoruz. Güneş, hiçbir zaman geç doğmuyor. Mesaisinden erken ayrılıp, istediği zaman batmıyor. Yeryüzü durmadan çalışıyor. En ufak bir yavaşlama, bir kaza olmuyor. Yıldızlar birbirleriyle çarpışmıyor. Güneş sisteminde en ufak bir hata yok... Kainat nizamında en ufak bir aksilik yok!..

    Bu nizamı kuran ve devam ettiren Allah'tır.

    Allah'ın nizamını örnek almak, "Adetullah'tır". Peygamberimiz'in hayatına dikkat etmek Sünnetullah'tır. Böylece rehberlerimiz de belli oldu.

    Mehmed Akif, "Ey dipdiri meyyid!" diyor... Ey dipdiri ölü... Uyanık amma uyuyor...

    Bir insan "bir şeyler yapmalıyım" diyorsa, ibadetlerine hız versin!..